Osman Balcıgil Yazio: Sır Neden Dosta Bile Söylenmez?

07.10.2020
osmanbalcigil
Onedio Köşe Yazarı
0

Yeniden merhaba değerli “Ezoterist” dostları.

İlk yazımızda “Nereden geliyor, nereye gidiyoruz?” diye sormuştuk ya hani, gelin yolculuğumuzu bu soru üzerinden sürdürmeye devam edelim.

Hepimiz, tarih sahnesine adımını atan ilk insandan bugüne, sorular sorduğumuzu, bu sorulara cevaplar bulmaya çalıştığımızı biliyoruz.

Gazetecilerin mesleki olarak kullandıkları “5 N 1 K” kuralarını hatırlayalım.

Gazetelerin, televizyonların ya da öteki iletişim araçlarının editörleri, muhabirlerin getirdikleri haberleri ancak “ne, neden, nasıl, nerede, ne zaman, kim” soruları sorulmuş ve cevapları alınmışsa eksiksiz bulurlar.

Herkesin önemsemesi gereken bu soruları, bazıları boş verir.

Kimileriyse üzerlerine milyonlarca soru daha ilave eder.

Kabul etmeliyiz ki, Ajda Pekkan’ın seslendirdiği “Boş vermişim dünyaya” şarkısına kulak verip tempo tutanların sayısı ezici çoğunlukta ve şahane bir hayat sürüyorlar.

Sevgilinin koynunda uyuyup sabahı etmek varken, her gece yüksek yerlere çıkıp yıldızlara bakmak, her birinin durumunu ayrı ayrı not etmek, zaman içinde onlara isimler koymak pek de “akıllı işi” bir durum olmasa gerek.

Ama bazı insanlar bunu yaptı. Hâlâ sürdürüyorlar.

Zamanında ezoteristler tarafından başlatılan “öğrenme” çabaları, bugün bilim insanları tarafından başarıyla sürdürülüyor. Kimya, simyanın yerini durup dururken almadı.

Emin olun, gözümüzün nasıl olup da gördüğünü çözmek hiç de kolay olmadı.

Önce “gözün yaydığı ışın dalgası” sayesinde olduğu düşünüldü. Sonra, gözün bizzat kendisinin ışık kaynağı olmadığı, başka kaynakların yaydığı ışıktan yararlandığı noktasına varıldı.

Bu arada ışığın suda kırıldığı öğrenildi, arkasından optik üretildi, teleskoplar yapıldı. Şimdi daha büyükleri yapılıyor.

Saatin ve matbaanın serüvenleri de aynı.

Hepsi, bazı özel insanların bazı özel konulara derinlemesine kafa yormaları sonucu ortaya çıktı.

Keşke ezoterizm üzerine çalışanlar da yıldızlar, optik, matbaa, saat ve son icadımız olan internet teknolojileri gibi zevkli ve derhal işe yarayacak konular üzerine çalışmayı seçmiş olsalar.

Anlama çabaları sonuç verip bilime dönüştükçe, ezoteristler bu alanları bilim insanlarına terk ediyorlar. Onlar daha zor konuların, çözülememiş soruların peşindeler.

Mesela, baştan bu yana tekrarladığımız gibi “Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz?” diye soruyorlar.

Soru bu kadar derin olunca, verilecek cevaplar da çeşitli olacaktır.

Zaman içinde teleskop geliştiğinden, bugün yıldızlar hakkında girişilecek bir fikir tartışmasında yapılacak bellidir. Havanın açık olduğu bir gece, bir gözlem evine gider gökyüzüne bakarsınız. Neyse odur? “Nereden geldiğimize” dair sorunun cevabını vermek bu kadar kolay değil.

Bilimciler büyük patlamadan söz ededursun, uzaydan geldiğimizden, yaşanan büyük bir felaket öncesinde dünyada çok gelişmiş bir uygarlığın olduğundan, Mu ve Atlantis’ten dem vuranlar çıkacaktır.

Allah tarafından yaratıldığımız da denizden çıkıp evrim geçirerek içinde bulunduğumuz duruma geldiğimiz de söylenecektir.

“Nereden geldiğimize” dair sorular “Nereye gideceğimize” dair olanların yanında solda sıfır kalır.

Toprak olmaktan öte köy olmadığını söyleyenlerle, cennet ya da cehenneme gideceğimizden söz edenler binlerce yıldır çatışmayı sürdürüyor.

Bu çatışma ortamına, önemli olanın ruhumuz olduğunu, onun ölümsüz olduğunu, bedensiz kalınca kendisine başka bir beden bulacağını söyleyenleri de eklememiz lazım.

Ezoteristlerin işinin, yıldızları gösterip isimlerini saymak kadar kolay olmadığı, şu ana kadar söylediklerimizden anlaşılmış olmalı.

Öyleyse, en başta kurduğumuz bir cümleyi burada tekrarlamamız yararlı olacak:

Her meramı herkese anlatmak zor, hatta imkânsızdır.

Derinliği olan, bir başka deyişle netameli konularda çalışanlar, binlerce yıldır anlama, anlatma ve anlaşılma zorluklarıyla boğuştukları için “susma” haklarını kullanıyorlar.

Ezoterik organizasyonların bazılarının “arayış” serüveni binlerce yıl, hatta daha eskiye gidiyor.

Bu “arayış” serüveninde hangisi başarıya daha fazla yaklaşmıştır, söylemek imkânsız. Ama çalışmalarından edindikleri bilgileri, deneyimleri biriktirmeyi sürdürüyorlar.

Biriktirilen bu bilgilerin, deneyimlerin sonraki kuşaklara aktarılabilmesi için mutlaka yeni nesillerin “işbaşı” yapması gerekiyor.

Bu durumda, her ezoterik organizasyon kendisine yetenekli, güvenilir “çırak”lar bulmak zorunda.

Bir binanın zamana ne kadar dayanacağının, inşa edilirken kullanılan malzemeye ve yapım tekniklerine bağlı olduğunu biliyoruz.

Saz ve saman kullanılarak çatılmış kulübenin ömrü kuşkusuz birkaç mevsimden ibaret olacaktır.

Ocaklardan itinayla seçilmiş ham taşların ustalıkla işlenmesi, aralarından su sızmayacak biçimde bina edilmesi halindeyse yüzlerce, binlerce yıla dayanacaktır.

Bu nedenle, ezoterik organizasyonlar öğretilerinden sonraki en önemli malzemeleri saydıkları üyelerini, kâmil insan olma serüveninde mesafe kat etme potansiyeli olanlardan seçerler.

Biriktirilmesi binlerce, on binlerce yıl süren “sırların” emanet edileceği kimselerin “sır tutabilecekler” arasından özenle seçilmesine şaşırmamak gerekir.

Şimdilik bu kadar, Ezoterist’in ezoterizme dair konuşmaları derinleşerek devam edecek.

Bu içeriğe ait yorum yoktur
Bu içerikleri de okumak isteyebilirsiniz