İşte heyecanın zirvesi tam olarak burası. Start öncesi en iyi çıkışı yakalayabilmek için suyun üzerinde salınan onlarca teknenin yarattığı o görkemli manzara her seferinde nefesimi kesiyor. Tekneler neredeyse birbirine birer karış mesafeyle geçerken yarattığı o heyecanlı anlara tanıklık etmek ayrı bir keyif. Her yarış, yeni bir ders, yeni bir sınav. İlk yarışımda morarmayan yerim kalmamıştı; ama o morluklar bana acıyı değil, saf bir coşkuyu hatırlatıyordu. Bir emeğin, bir cesaretin ve o anın bedende bıraktığı imzaydı onlar.
Teknede yaşamakla, tekneyle yarışmak arasında derin bir fark var. Yarışta sadece bedenini değil, evini de rüzgâra teslim ediyorsun. Kamarası, mutfağı, hatıraları olan bir mekân, bir anda yarış alanına dönüşüyor. Seninle aynı tekneyi paylaşan ekip ise bu eve hem saygı duyuyor hem de ekip ruhuyla sınırlarını zorluyor. Her ekip, her yarışta kendine özgü bir aileye dönüşüyor.
Ve şunu fark ediyorsun; yelken sadece bir spor değil. Rüzgârla güç mücadelesi asla değil, onunla uyumlanma sanatı. Kontrol etmekten çok dinlemeyi, hızdan çok dengeyi öğretiyor. Açık denizde insan, kendi sesini rüzgârın içinden ayıklamayı öğreniyor.
Belki de bu yüzden yelken, insana en çok kendini anlatıyor.
Çünkü bazen hayatta ileri gitmek için daha fazla zorlamak değil, doğru anda yelkeni biraz boşlamak gerekiyor. Ve rüzgâr… O zaten her zaman esiyor. Mesele, onunla dans etmeyi öğrenebilmekte.