“Hayat böyle.”
“Herkes kendi derdinde.”
“Hepimiz ekmeğimizin peşindeyiz.”
“Güçlü ol.”
“Kimse kimseyi bedavaya sevmez.”
“Başarı istiyorsan bedel ödersin.”
Bu cümleler tartışma açmaz; tartışmayı kapatır. Çünkü bir şeyi “zaten böyle, normali bu” diye paketlediğiniz an, alternatifler ya çocukça görünür ya da imkânsız.
Popüler şarkılar ideolojiyi tez gibi anlatmaz. Onu daha etkili bir şeye çevirir: duyguya. Kıskançlığı romantik bir ışığa boyar. Çalışmayı kutsal bir ahlâka çevirir. Görünürlüğü başarıyla eşler. Susmayı olgunluk diye parlatır. Ve biz düşünmeyiz; hissederiz. Hissederiz; sonra o his, düşüncenin yerine geçer.
Bazen bir cümle gelir, bir hayatı “tek doğru” gibi paketler: “Evli, mutlu, çocuklu.” Üç kelime. Üç mühür. Sanki hayatın başarı kriteri, sanki makbul olmanın kısa yolu. Bir şarkı bunu bir kere söyler; sonra biz onu düğünde, aile sohbetinde, “ee sen ne zaman?” sorusunda, hatta kendi iç sesimizde duyarız. Kültür böyle çalışır: melodiden çıkar, hayatın içine karışır.
Çünkü ideoloji sadece fikir değildir. İdeoloji, bir hisler düzenidir. Hangi duygunun “yakıştığına”, hangisinin “eziklik” olduğuna karar verir. Gururu haklı çıkarır, kırılganlığı saklar, acıyı derinlik diye över, sevgiyi sahiplik diye anlatır. Bunu yaparken de kendini görünmez kılar. Çünkü görünmez ideoloji, en güçlü ideolojidir.
Buradan hegemonya dediğimiz şeye geçiyoruz: Düzeni sadece yasalar değil, rıza ayakta tutar. Ama rıza, her sabah sisteme verilen bilinçli bir onay değildir. Rıza çoğu zaman bir yorgunluktur: “Başka türlüsü zor.” “Dünya böyle.” “Racon böyle.” İnsan, yenilmek için ikna edilmez; çoğu zaman alıştırılır.
Antonio Gramsci’nin hegemonya diye tanımladığı hâl tam da bu noktada başlar: “Sağduyu” denen şey, çoğu zaman iktidarın en sessiz dilidir. İnsanların “makul” dediği şeyi kurarsınız; gerisi kendiliğinden gelir. Ve bu alan kültürle örülür: okulda, ailede, medyada, hikâyelerde, şarkılarda… Çünkü insanlar yalnızca kurallarla değil, hayallerle de yönetilir. Kimin saygın sayılacağı, hangi hayatın imrenilesi olacağı, hangi duygunun ayıp olduğu… Bunlar yönetimin en yumuşak, en kalıcı biçimidir.
Popüler müzik bu yüzden siyasal açıdan güçlüdür: çok kişiye ulaşır, çok tekrar eder, çok duygu üretir. Bir nakaratın dili, bir süre sonra gündelik dilin kendisi gibi konuşur. Biz sanırız ki “şarkıdaki sözler.” Oysa şarkı bazen bizim cümlemiz olur. Sonra da o cümle, kaderimiz gibi yerleşir.
Tek tek şarkıları fişlemek anlamsız. Mesele bir şarkının “kötü niyeti” değil; tekrarın birikimli etkisi. Popüler müzikte sık dönen bazı “normal paketleri” var. İçinde hayat varmış gibi duran, ama hayatı belli bir biçimde kuran paketler.