Hayatta önemli olanın yalnızca yaşamak değil, iyi yaşamak olduğu düşüncesi büyük olasılıkla insanlık tarihi kadar eskidir. Çağlar boyunca filozoflar, salt varoluşun ötesine geçmenin ve arzu edilir bir yaşama ulaşmanın yolları üzerine, genel olarak aşağıdaki sorulardan hareketle durmaksızın düşünmüşlerdir.
İnsanlar mutlu olabilir mi?
Olabiliyorlarsa, mutlu olmak isterler mi?
Hem mutlu olma yetisine hem de bu isteğe sahiplerse, kendileri ve başkaları için mutluluğu aramalılar mı?
Mutlu olabiliyor, istiyor ve mutlu olmaları gerekiyorsa, bu hedefi gerçekleştirmek için nasıl bir yol izlemeliler?
Mutluluğun kısa tarihi…
Yazarlar, Jim Holt’un Darrin M. McMahon tarafından kaleme alınan kitabına dair yazdığı incelemeden, mutluluğun tarihine dair şu eşleştirmeleri özetle aktarmışlardır:
Mutluluk = şans (Homeros dönemi)
Mutluluk = erdem (Klasik dönem)
Mutluluk = cennet (Orta Çağ)
Mutluluk = haz (Aydınlanma dönemi)
Mutluluk = sıcacık bir yavru köpek (Çağdaş dönem).
Eğer mutluluk tarihini bu kadar basit ve düzenli bir sınıflandırmaya indirgemek mümkün olsaydı, işimiz ne kadar da kolay olurdu. Oysa yüzyıllardır tartışılan mutluluk düşüncesi oldukça karmaşıktır.
Demokritos; Mutlu bir yaşamın yalnızca elverişli bir kaderin ya da dış koşulların ürünü olmadığını, daha ziyade insanın zihinsel tutumuna bağlı olduğunu öne sürmüştür.
Aristoteles; mutluluğun insanın denetimi dışında olmadığını, en yüce erdemlere uygun bir yaşam sürmeye istekli olan herkes için gerçekleştirilebilir olduğunu savunmuştur.
Helenistik dönemde; iyi yaşama giden yolun hazcılık olduğunu ileri süren felsefe okulları ortaya çıkmıştır. Bu düşünce akımlarına göre, “Haz peşinde koşmayı hiçbir düşünce sınırlamamalıdır; çünkü haz dışında her şey önemsizdir ve erdem bunların içinde en az önemli olanıdır”.
Stoacı filozof Cicero; erdemin mutluluk verici gücünü o denli güçlü savunmuştur ki, erdeme sahip bir insanın işkence görürken bile mutlu olabileceğine olan inancını dile getirmiştir.
Orta Çağ’ın bazı filozofları; erdemli bir yaşamı iyi yaşam için vazgeçilmez görmüşler ancak yeterli bulmamışlardır. Mutluluk, dünyevi olmaktan çok manevi ve tinsel bir mesele hâline gelmiş; Tanrı’nın elinde bulunan ve ancak içten bir inanç ve ilahi lütuf yoluyla ulaşılabilen bir hedef olarak görülmüştür.
Aydınlanma Çağı’nda; mutluluk fikri daha seküler ve bu dünyaya ait bir nitelik kazanmıştır. Batı kültürlerinde, mutluluğa giden bir yol olarak ve hatta mutluluğun eşanlamlısı olarak hazza yapılan vurgu artmıştır. Bu değişimler, mutluluğu fayda ile özdeşleştiren ve faydanın da en yüksek hazdan türediğini savunan 19. yüzyılın faydacı felsefesinde belirgin biçimde görülmüştür.
Günümüz insanı ise, mutluluğu “iyi olmaktan çok, iyi hissetmek” olarak görmektedir.