Monroe Doktrini’nin bugünkü etkilerini tartışırken, ABD iç siyasetini görmezden gelmek resmi eksik bırakır. Trump döneminin ortaya çıkardığı tablo, demokrasinin kendi içinden üretilebilen bir otoriterleşme potansiyeline işaret ediyor.
Trump, demokrasi dilini tamamen reddeden bir figür değil; tam tersine sandığı, “halkın iradesi”ni, ulusal gurur söylemini sürekli vurgulayarak sahneye çıkıyor. Ancak bu söylemin eşlik ettiği pratik, yargıdan medyaya, bürokrasiden denge-denetim mekanizmalarına kadar pek çok kurumun lider merkezli bir sadakat ilişkisine göre yeniden düzenlenmesi.
Devletin bekası, göçmen karşıtı politikalar, güvenlikçi söylem, “iç ve dış düşmanlarla çevrili ülke” anlatısı, bireysel hak ve özgürlüklerin önüne geçiyor. Böylece demokrasinin biçimsel unsurları –seçimler, partiler, parlamento– yerli yerinde dururken, içerik otoriter bir çerçeveye doğru kayıyor.
Bu durum sadece ABD’ye özgü de değil. Dünyanın farklı bölgelerinde, sandığın varlığını koruduğu ama siyasal dilin “beka, birlik, güvenlik, devletin devamlılığı” etrafında toplandığı birçok örnek görüyoruz. Devleti önceleyen, halkın belli kesimlerinden de onay alan, hatta kimi zaman coşkuyla desteklenen anti-demokratik eğilimler, yeni normal haline geliyor. Demokrasi kavramı etikette kalırken, içi giderek “meşrulaştırılmış otoriterlik”le dolduruluyor.
Maduro, Monroe ve Meşrulaştırılmış Otoriterlik Çağı
Maduro’nun ABD tarafından hedef alınması, Monroe Doktrini’nin güncellenmiş versiyonu ile demokrasi sonrası çağın siyasal iklimini aynı dosyada buluşturuyor. Bir yanda iki asırlık bir hegemonya alışkanlığı, diğer yanda devlet bekasını önceleyen yeni popülist-otoriter dalga.
Bu çerçevede Maduro vakası ne tam anlamıyla bir demokrasi zaferi, ne de eksiksiz bir anti-emperyalist direniş hikâyesi.
ABD, demokrasi ve insan hakları söylemini kullanarak meşruiyet inşa etmeye çalışsa da, müdahalenin zamanlaması ve yöntemi enerji, göç ve bölgesel güvenlik başlıklarıyla daha çok açıklanabiliyor. Rusya ve Çin’in bu tabloda oynadığı rol ise, Washington’un müdahaleciliğini gölgede bırakamayacak kadar sınırlı, Maduro’nun kaderini kökten değiştiremeyecek kadar kırılgan.
Geriye şu sorular kalıyor:
Demokrasinin biçimsel kabuğu yerinde dururken, içerik olarak ne kadar otoriterleşmeyi göze alıyoruz? Devlet bekası söylemi, hangi noktada bireysel hak ve özgürlüklerden daha üstün bir norm haline geliyor? Ve Monroe Doktrini’nin iki yüzyıldır sürdürdüğü arka bahçe mantığı, bugün küresel ölçekte “kimin kimin alanına ne kadar karışabileceği” tartışmasını nasıl biçimlendiriyor?
Maduro dosyası, bu soruların hepsini aynı anda önümüze getiriyor. Belki de bu yüzden, tarih kitaplarında bir dış politika doktrini olarak anılan Monroe, bugün sadece Amerika kıtasını değil, demokrasinin geleceğini tartışırken de kapısını çalmamız gereken bir kavram olarak karşımızda duruyor.