Bazalt taş, yüzyıllardır bu topraklarda sessizce bekliyor. Üzerinden medeniyetler geçti, insanlar değişti, zaman aktı; ama o hâlâ burada. Aynı sabırla, aynı dirençle. Mustafa Turgut’un sanatı bize şunu hatırlatıyor: Bazı değerler keşfedilmeyi değil, sahiplenilmeyi bekler. Bazı sesler yükseltilmeyi değil, duyulmayı.
Bugün bu röportajın sonunda anlatılan şey yalnızca bireysel bir sanat yolculuğu değildir. Bu anlatı, Mezopotamya’nın bazalt taşlarıyla kurulabilecek bir gelecek tahayyülüdür. Mustafa’nın arzusunda somutlaşan “Taş Yontma Atölyesi” fikri; kişisel bir hayalin ötesinde, bölgenin kültürel mirasını yaşatma ve genç kuşaklara aktarma sorumluluğunun doğal bir uzantısıdır. Karacadağ’ın eteklerinden çıkarılan bazaltın, yine bu toprakların çocuklarının ellerinde sanata dönüşmesi; hem tarihsel bir süreklilik hem de çağdaş bir kültür yatırımıdır.
Bu atölye; yalnızca taş yontulan bir mekân değil, gençlerin sabrı, emeği ve ifade gücünü öğrenebileceği bir okul olacaktır. Öğrenciler için alternatif bir öğrenme alanı, bölge gençleri için ise kimlikleriyle bağ kurabilecekleri güçlü bir üretim zemini sunacaktır. Taşla kurulan bu temas, aynı zamanda hayata karşı duruşu da şekillendirecek; zorlu olanın sabırla nasıl dönüştürülebileceğini gösterecektir.
Bu noktada, yerel ve ulusal ölçekte kültür, sanat ve eğitim alanında sorumluluk taşıyan tüm yetkililere düşen önemli bir görev vardır. Mezopotamya’nın bu kadim malzemesini, yaşayan bir kültürel mirasa dönüştürecek böylesi bir girişimin desteklenmesi; yalnızca bir sanatçıya değil, bir bölgenin geleceğine yapılan yatırımdır. Gerek mekânsal imkânların sağlanması, gerekse eğitim ve üretim süreçlerinin desteklenmesi, bu toprakların sessiz zenginliğini görünür kılacaktır.
Bazalt, hâlâ konuşuyor.
Yeter ki onu dinleyecek kulaklar, ona alan açacak iradeler olsun.
Bu çağrı, geçmişten gelen bir sorumluluğun bugüne düşen payıdır.