Peki sonra ne oldu da bu kurumlar kısa sürede “komünist yuvası” diye damgalandı? Burada işin içine, pedagojik ideallerden çok, Soğuk Savaş dengeleri ve iç siyasetin hesapları girer. 1943’ten itibaren dünya sahnesinde dengeler değişir; Sovyetler Birliği’nin yükselişi, Türkiye’nin yüzünü yeniden Müttefiklere dönmesi, 1945’te Almanya ve Japonya’ya savaş ilan edilerek Birleşmiş Milletler masasına oturmanın yolunun açılması, ülkeyi yeni bir konjonktüre taşır. Aynı dönemde içeride çok partili hayata geçiş başlar; Demokrat Parti sahneye çıkar, arkasında büyük toprak sahiplerinin, mutaassıp geleneksel çevrelerin, köydeki eski hiyerarşiyi sürdürmek isteyen yerel güç odaklarının desteği vardır. Köy Enstitüsü mezunu gençler köye dönüp kooperatif kurmaya, toprak reformundan söz etmeye, kız çocuklarını okula çekmeye, muhtara, ağaya ve hatta jandarmaya “neden?” diye sormaya başladığında, bu yeni kuşağın varlığı, eski düzenin taşıyıcıları açısından tedirgin edici bir hâl alır. Bu tedirginliğin ideolojik etiketi hazırdır: “Komünist yetiştiren, dini ve gelenekleri bozan okullar.”
1945’ten sonra CHP’ye hâkim olan sağ kanadın frene basması, çok partili rekabetin oy hesapları, toprak reformunun rafa kalkması ve enstitülerin “fazla özgürlükçü” unsurlarının hedefe konulması bu etiketi besler. Karma eğitim, haftalık tenkit saatleri, kütüphanedeki sol kitaplar, tarımda kooperatifçilik vurgusu, giderek siyasal polemiğin malzemesi haline gelir. CHP döneminde başlayan süreç, 1950’de Demokrat Parti iktidara geldiğinde hızlanır. Enstitülerin programı değiştirilir, ruhu budanır ve 1954’te bütünüyle kapatılarak klasik öğretmen okullarına dönüştürülür. “Komünist yetiştiriyorlar” söylemi, burada yalnızca işe yarar bir bahane paketidir; arkasında Soğuk Savaş korkusu, çok partili hayatın oy hesabı, karma–seküler eğitime karşı kültürel tepki gibi faktörler üst üste binmiştir.
Romantizm ve Serinkanlılık: “Kalsaydı Bambaşka Bir Ülke Olurduk” Tartışması
Bugün sıkça duyduğumuz “Köy Enstitüleri kalsaydı bambaşka bir ülke olurduk” cümlesi, literatürde iki farklı yaklaşımla karşılanır. Romantik–nostaljik çizgi, özellikle Cumhuriyetçi–laik çevrelerde baskındır; Köy Enstitüleri’ni Anadolu Aydınlanmasının zirvesi olarak görür, kapanmasını bugünkü eğitim ve demokrasi krizlerinin baş nedeni olarak anlatır. Ancak bu çizginin önemli bir bölümünde, çoğu zaman farkına bile varılmadan, belirgin bir elitist damar da taşınır. Köylüyü “kendi köyünde” yücelten, onu kırsalda emek, dayanışma ve sadelik sembolü olarak idealize eden ama köyden kopup şehre geldiğinde ondan rahatsız olan bir bakış bu. Şehre göç etmiş köylü, özellikle de Demokrat Parti’ye ve devamı sayılabilecek siyasal akımlara oy verdiğinde, “köyünde kalsaydı” diye serzeniş konusu yapılır. Böylece Köy Enstitüleri romantizmiyle köylüyü el üstünde tutar görünen söylem, pratikte onu şehirde istemez. Siyasal tercihlerini “sıkıntılı”, kültürel kodlarını “uyumsuz” bir öteki olarak konumlandırır. Köyü ve köylüyü sembolik olarak yüceltirken, toplumsal ve siyasal eşitlik talep eden gerçek köylüyle arasında görünmez bir mesafe koyar.
Daha serinkanlı okumalarsa, enstitülerin yenilikçi ve dönüştürücü yanlarını teslim ederken, zorunlu çalışma sürelerini, tek parti bağlamının baskıcı yönlerini, ekonominin tarımdan sanayi ve hizmetlere kaymasını, köy–şehir göçlerini hatırlatarak bu modelin bire bir bugüne taşınamayacağını vurgular. Model, kendi tarihsel bağlamı içinde güçlü ve yaratıcı bir çözümdü; bugün “mesleki eğitim” ve “uygulamalı eğitim” dediğimizde hâlâ büyük ölçüde o damardan besleniyoruz. Ama modernleşme aynı zamanda tarımda makineleşmeyi, tarım işçisinin sanayi ve hatta hizmet sektörüne kanalize olmasını gerektiriyordu. Tüm köylüyü köyde tutmak, tarımda yüksek oranlı ve kalıcı bir istihdamın mümkün olduğunu varsaymak, ekonomik gerçeklik açısından bir hayaldi. Bu yüzden, enstitülerin kapatılması pedagojik açıdan büyük bir kayıp olsa da Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik dönüşümünün bütünü içinde tek başına “büyük felaket” olarak kodlanamayacak kadar karmaşık bir olgunun parçasıdır.