Calhoun’un deneyi, fiziksel kaynak bolluğunun yani Fare Cenneti’nin sağlıklı sosyal yaşamı garanti etmediğini; yoğunluk arttıkça ilişkisel yapıların kırılabileceğini gösteren çarpıcı bir model sunar. Calhoun’un çalışması, çöküşün kaynağını biyolojik yetersizlikte değil ilişkisel anlamın kaybında gösterir. Yiyecek, su ve güvenlik varken bile koloni dağılmıştır; çünkü yaşam, salt hayatta kalma koşullarıyla sürdürülemez. Sosyal rollerin, temasın, karşılıklılığın ve sınırların erimesiyle birey, kalabalığın ortasında işlevsizleşmiştir. Deneyde dikkat çeken asıl kırılma, anne-yavru bağının bozulmasıdır. Bu bağ çözüldüğünde saldırganlık artmış, bakım davranışı çekilmiş, kuşaklar arası aktarım kesilmiştir. Psikodinamik açıdan bakıldığında bu, güvenli bağlanmanın kaybı ve benliğin regülasyon yeteneğinin çökmesi anlamına gelir. “Beautiful ones” olarak tanımlanan pasif bireyler ise travmaya verilen donuk bir yanıttır: “Ne temas kurarlar ne risk alırlar; hayattadırlar ama ilişki içinde değildirler…” İnsan toplumları için deney, bire bir kehanet sunmaz; fakat güçlü bir uyarı metaforu taşır. Yoğunluk arttığında sınırlar, roller ve anlam üretilmezse; kalabalık, yakınlık yaratmaz. Aksine yalnızlığı derinleştirir. Modern şehirler, dijital ağlar ve performans odaklı yaşamlar bu açıdan Calhoun’un kapalı alanına benzer: Çok temas var, derin ilişki az; çok uyarı var, içsel düzen zayıf… Sonuç olarak Calhoun’un deneyi şunu söyler: Yaşamın sürekliliği, kaynak bolluğundan çok ilişkisel mimariye bağlıdır. Anlam, bağ ve rol çöktüğünde; tür hayatta kalsa bile ruhsal olarak tükenir. Bu, biyolojiden çok insan psikolojisine dokunan sert bir derstir.