Bülent Ecevit, Türk siyasetinin en “ahlaki” figürlerinden biri olarak hatırlanır. Gösterişten uzak yaşamı, dürüstlüğü, sade dili ve “temiz siyaset” vurgusu hâlâ saygı uyandırır. Psikolojik açıdan Ecevit, yüksek sorumluluk duygusuna sahip, ideolojik tutarlılığı önemseyen ve çatışmadan uzak durmaya çalışan bir liderdi. Çalışkandı; dosya okur, üzerinde düşünür, acele etmezdi. Ama risk almaya mesafeliydi ve “yanlış yapmama” kaygısı çoğu zaman hızın önüne geçerdi.
Bu kişilik normal zamanlarda güven üretir. İnsanlar, “En azından çalmadı, çaldırmadı.” diye hatırladıkları liderlere duygusal bir kredi tanır. Fakat kriz anlarında aynı özellikler katılığa, tereddüde ve gecikmeye dönüşebilir. Sistem hızlı tepki isterken, liderin iç pusulası “Biraz daha emin olayım.” diye frene basabilir.
Ecevit örneği bize şunu gösterir: Bazı liderler doğru olanı yapmaya o kadar odaklanır ki, zamanında karar almanın da bir tür “doğru” olduğunu kaçırabilir. İyi niyet krizi tek başına çözmez; bazen iyi niyetin hızla birleşmesi gerekir.
Süleyman Demirel: Hayatta Kalma Sanatı
Süleyman Demirel, lider tipleri tartışmasında neredeyse ders kitabı örneğidir. Aynı isim, farklı dönemlerde farklı roller üstlenmiştir: başbakan, muhalif, yasaklı siyasetçi, geri dönen aktör ve sonunda devletin zirvesi… Zaten bu “sürekli geri dönüş” hâli, halkın hafızasına öyle kazınmıştır ki bir dönem hep beraber söylediğimiz “Süleyman hep başbakan” şarkısı, bir espriden çok bir gözlem gibidir: Bu adam bir şekilde yine sahneye çıkar.
Demirel’in psikolojik profili yüksek pragmatizm ve uyum yeteneğiyle özetlenebilir. Koşulları okuyan, dengeleri tartan, gerektiğinde geri çekilip gerektiğinde geri gelen bir lider. “Dün dündür, bugün bugündür” sözü çoğu zaman alayla anılır ama aslında bir karakter cümlesidir: Koşullar değiştiyse pozisyon da değişebilir. Demirel’in en büyük becerisi, siyaset dışına itildiği anlarda bile geri dönme ihtimalini diri tutmasıydı. Koalisyon kurmayı bilirdi, uzlaşmayı bilirdi, “zaman kazanmayı” bilirdi.
Bu esneklik onu ayakta tuttu. Ama aynı özellik, büyük bir dönüşüm projesi üretmesini de zorlaştırdı. Demirel daha çok, sistemi dönüştüren değil; sistemin içinde ustalıkla hareket eden lider tipinin örneği olarak kaldı. Onun siyaseti, büyük ideallerden çok “oyunun içinde kalma” disiplinidir — bazen de oyunun kurallarını herkesten iyi bilmenin verdiği soğukkanlılık.
Turgut Özal: Enerjik, Risk Alan ve Kuralları Zorlayan Lider
Turgut Özal, lider–sistem etkileşimini en net gördüğümüz isimlerden biridir. Hızlı düşünen, risk almaktan çekinmeyen ve bürokratik yavaşlıktan hoşlanmayan bir liderdi. Görevi sadece yönetmek değil, dönüştürmek istediğini açıkça hissettirirdi. Enerjikti; “olmaz” denileni zorlamayı severdi; kendisini Türkiye’yi başka bir kulvara taşıyacak aktör olarak görürdü.
Bu kişilik, 1980’lerin küresel rüzgârıyla birleşince ekonomik ve siyasi alanda ciddi bir dönüşümle sonuçlandı. Piyasaların açılması, girişimcilik kültürünün güçlenmesi, devlet–toplum ilişkisinde yeni bir dil… Bunlar büyük ölçüde “aktif ve kendinden emin” lider tipinin ürettiği sonuçlardır.
Ama aynı özellikler kurumsal dengeleri zorlayabilir. Aşırı özgüven, detayları küçümseme ve “ben bilirim” duygusu, sistemle gerilim yaratır. Özal örneği bize şunu söylüyor: Bazı liderler sistemi kullanmakla yetinmez, sistemi test eder; sınırlarını zorlar, genişletmeye çalışır. Başarılı olurlarsa “reformcu”, başarısız olurlarsa “frenleri söktü” diye anılırlar. Çoğu zaman ikisi birden olur: Hem imkân bırakırlar, hem kırılganlık.
Güçlü Adam Tipi ve Putin: Baskın, Kuşkucu ve Güvenlik Takıntılı
Bazı liderler dünyayı doğal olarak tehditkâr görür. Onlar için siyaset, karşılıklı ikna ve uzlaşmadan çok kontrol ve güç meselesidir. Bu tip liderler yüksek baskınlık gösterir, kuşkucudur ve güvenliği her şeyin önüne koyar. Dünyayı keskin bir “biz–onlar” ayrımıyla okurlar; yakın çevrelerine bile belli bir mesafeyi koruyarak yaklaşabilirler.
Vladimir Putin bu lider tipinin çarpıcı örneklerinden biridir. Güvenlik merkezli bakışı, devletçi kimliği ve kuşkuculuğu birleşince dünya, sürekli tehdit üreten bir yere dönüşür. Bu zihniyet, dış politikada statü ve güvenlik takıntısını besler; taviz vermeyi “zayıflık” gibi gösterir.
Bu tip liderler kriz anlarında kararlı ve “dik duran” bir görüntü verir; toplumda “En azından ne yapacağını biliyor.” hissi yaratabilir. Ancak esneklikleri düşüktür. Yanıldıklarında geri adım atmakta zorlanır, hatayı kabul etmek yerine dozu artırma eğilimi gösterebilirler. Böyle durumlarda bedeli ağır çatışmalar ortaya çıkabilir.
Neşeli Popülist ve Boris Johnson: Hikâye Anlatır, Detay Sevmez
Bazı liderler sertlikten ve çatışmadan değil, hikâyeden güç alır. Neşelidirler, espri yaparlar, kitlelerle kolay bağ kurarlar. Bir mitingi kalabalık bir gösteriye, bir krizi bile “Biz bunu da atlatırız” hikâyesine çevirebilirler. Bu tip liderler genellikle enerjik ve iyimser görünür.
Boris Johnson bu profile iyi uyan isimlerden biridir. Rahat tavrı, mizahla karışık konuşma tarzı ve “biz İngilizler” hikâyesini sürekli güncellemesi, onu neşeli popülist tipine yaklaştırır. Brexit kampanyasında “Take Back Control” sloganıyla yaptığı şey, karmaşık bir tartışmayı basit, duygusal ve hızlı tüketilebilir bir hikâyeye çevirmekti.
Bu lider tipi büyük sloganlar üretir; karmaşık meseleleri basit çerçevelere indirger; böylece hızla destek toplayabilir. Ama detay sevmemeleri, uzman uyarılarını hafife almaları ve aşırı özgüvenleri kriz anlarında pahalıya mal olabilir. “Her şey kontrol altında” hissi, bazen kontrolün hiç olmadığını en geç fark eden duygudur.
Sürekli Kavga Eden Lider ve Donald Trump: Enerji Var, Tatmin Yok
Bir de sürekli kavga eden lider tipi vardır. Enerjisi çok yüksektir ama asla tatmin olmaz. Siyaseti uzun vadeli bir proje değil, bitmeyen bir maç gibi yaşar. Her gün yeni bir gündem, yeni bir polemik, yeni bir hedef vardır.
Donald Trump bu tipin en bilinen örneklerinden biridir. Aşırı dışadönük, narsistik ve çatışmaya yatkın bir profile sahiptir. Onun için siyaset bir “kazan–kaybet” oyunudur. Medyayla, yargıyla, bürokrasiyle, hatta zaman zaman kendi partisinin içindeki isimlerle bile sürekli bir kavga hâlindedir. Kendi tabanına sürekli şu duyguyu verir: “Ben sizin için savaşıyorum; geri adım yok.”
Bu liderler eleştiriyi kişisel algılar, kurumlarla çatışır ve her şeyi “ben” üzerinden okur. Kendini kuşatma altında hissettikçe mobilizasyonu artırır; taraftardan da kesintisiz sadakat bekler. Çok hareketli, çok sesli, çok görünür bir siyaset üretirler. Ama bu sürekli kavga atmosferi toplum için yıpratıcı, kurumlar için aşındırıcıdır. Kriz çözmek yerine, kriz üretme kapasitesi artabilir.