Çünkü Shakespeare’in oğlunun 1596’da 11 yaşındayken öldüğünü biliyoruz; ama bu ölümün evin içinde nasıl yankılandığını, annenin o gün nasıl nefes aldığını, babanın hangi cümleyi yutkunup yuttuğunu bilmiyoruz. O’Farrell’in yaptığı şey, “tarihte yok sayılmış” bir yasın etrafına et ve kan koymak. Roman, Shakespeare’in adını bile sürekli öne atmadan, merkezine Agnes’i yerleştiriyor. Evet, Agnes: Bizim “Anne Hathaway” diye bildiğimiz kadını. O’Farrell bu tercihi, tarihsel belgelerde (özellikle babasının vasiyetinde) adının Agnes olarak geçmesiyle ilişkilendiriyor.
Romanın gücü şuradan geliyor: Hamnet bir “büyük adam” romanı değil. Shakespeare’in dehasını parlatmak için yazılmış bir metin hiç değil. Tam tersine, o dehanın ev içindeki bedelini hatırlatıyor. Stratford’da gündelik hayat, doğum, hastalık, küçük sevinçler, yoksulluk, kırılgan bir aile düzeni var. Agnes doğayla, bitkilerle, sezgiyle örülü bir karakter olarak çiziliyor; insanlara şifa veren, ama kendi evinde yaklaşan felaketi durduramayan bir anne. Roman doğrusal akmıyor; zaman ileri geri kıvrılıyor. Çünkü yas zaten düz bir çizgi değil: bir gün sakin, ertesi gün aynı acının içine tekrar düşmek gibi. (Ve evet, bunu yaşayan herkes bilir.)