Müzik ve güzellik ilişkisine biraz daha kapı açalım… Matematik ve sanatın en büyüleyici kesişimlerinden biri müziktir. Büyük besteciler, eserlerinde matematiksel kuralları ustalıkla kullanmışlar:
'Sihirli Flüt' operasındaki bölümlerin zamanlamasını Mozart, Fibonacci dizisine uygun tasarladığı tespit edildi.
Bach, matematiksel simetri ve permütasyon tekniklerinin şaheseri olarak “Füg Sonatı”nı ortaya koydu.
Asal sayılar müzikte de gerginlik oluşturuyor. Messiaen, 'Zamanın Sonu Dörtlüsü'nde asal sayıları kullanarak müzikal gerilim oluşturduğu biliniyor.
Nörobilim çalışmaları, belirli matematiksel kalıplara sahip müziklerin, dinleyicilerde daha güçlü duygusal tepkiler uyandırdığını gösteriyor (Patel, 2010). Belki de müzik, zihnimizin matematiksel düzeni 'hissetme' biçimidir.
Mekânın estetiği
Mimarlık, güzelliğin formüllerle yaratıldığı bir başka alandır:
Modern mimarlığın öncü isimlerinden biridir ve Uluslararası Uslu (International Style) adı verilen mimarlık akımına büyük katkılarda bulunmuş olan Le Corbusier: 'Modulor' sistemiyle Fibonacci oranlarını ve altın oranı mimari tasarımın merkezine yerleştirdi.
Gotik sanatın en önemli yapılarından Notre Dame Katedrali'nin tasarımı, altın oran prensiplerine göre yapıldığı biliniyor.
Bu yapılar, sadece işlevsel değil, aynı zamanda estetik açıdan da büyüleyicidir. Belki de mimari, zihnimizin matematiksel düzeni 'yaşama' biçimidir.
Güzellik nerede başlar?
Matematik, güzelliğin bir boyutunu açıklasa da estetik deneyim bundan çok daha fazlasıdır. Felsefede, güzelliğin anlamını ve kaynağını tarih boyu sorgulaması bundandır:
Güzelliği, 'İdealar Dünyası'ndaki mutlak ve evrensel bir form olarak gören Platon, güzel bir nesneyi, bu ideal formun kusurlu bir yansıması olduğunu söyler.
Aristoteles ise bunu biraz daha somuta indirger. Güzelliği, nesnenin kendisinde, uyum, orantı ve düzen gibi özelliklerde arar.
Güzelliği, öznel bir deneyim olarak gören Kant ise, bir nesneyi güzel bulmak, zihnimizin o nesneyle kurduğu özel bir ilişkiden kaynaklandığına inanır.
İdeolojik değişim döneminin filozoflarından biri olan Hegel ise, güzelliğin tarihsel ve kültürel bağlamda değiştiğini öne sürer.
Güzelliğin folklorik yansımaları
Amazon yerlileri arasında yapılan antropolojik çalışmalar, güzelliğin sadece fiziksel değil, ruhsal bir kavram olarak algılandığını gösteriyor. Tupinambá kabilesinde güzellik, kişinin topluma katkısıyla ölçülüyor.
Farklı kültürlerin güzellik anlayışları, estetik algımızın ne kadar çeşitli olabileceğini gösterir:
Japonlar, kusurlulukta, geçicilikte ve sadelikte güzellik arar. Japonların güzellik ve estetik yaklaşımı “Feng Shui”yi ve “Minimalizm”i doğurdu ve hâlâ dünyanın pek çok yerinde uygulama alanı buluyor. Geleneksel Wabi-Sabi anlayışı, modern Japon tasarımında yeni yorumlar kazanıyor. Minimalist mimar Tadao Ando'nun eserlerinde, beton yüzeylerdeki kusurlar bilinçli olarak korunarak 'mükemmel kusursuzluk' kavramı sorgulanıyor.
Afrika çölden ve yabani bir hayattan ibaret değildir. Maskeler ve heykeller, doğaüstü güçleri ve ataların ruhlarını temsil eder. Bu eserlerdeki güzellik, estetik kaygıdan çok, manevi anlamla ilgilidir. Portekiz’in Afrika’yı işgaliyle, Afrika sanatının Avrupa sanatını etkilediği bilinir ve etkisini hala devam ettirir.
Hint Sanatı, tanrılar ve tanrıçalar figürleri, karmaşık desenler ve sembollerle doludur. Bu eserlerdeki güzellik, hem görsel hem de spiritüel bir deneyim sunar. Spiritüel deneyim hâlâ yeni yorumlarıyla günümüze de yansımaya devam ediyor.
Binlerce yıllık kültürü sözlü eserler ve toplumsal ürünlerle günümüze aktarmış olan Türk’lerdeki halı, kilim ve kıyafetlerdeki motiflerin derinliğine bir başka gözle bakmak lazım. Her bir motif, farklı bir anlam taşır. Göz motifleri nazardan korurken, hayat ağacı motifi bereketi simgeler. Bu motiflerdeki güzellik, hem estetik hem de kültürel bir mirası yansıtır.