Görünenin Ötesindeki Yankı: Meltem Beyazgül

Bir insanı tanımak, biyografisindeki tarihlere bakmakla değil, satır aralarındaki sessizliği okumakla başlar. Meltem Beyazgül ile karşılaştığınızda hissedilen tam olarak da budur: Profesyonelliğin ardında, deneyimle yoğrulmuş sakin bir bilgelik. Hayatın gri tonlarına teslim olmak yerine, kendi renklerini cesurca sürdüğü bir yolun yolcusu…

Bu röportajda yalnızca başarı basamaklarını değil, düşerken tutunduğu dalları, zirvedeyken hissettiği yalnızlığı ve aynaya baktığında gördüğü gerçek Meltem’i konuşacağız.

Her insanın ruhunda çocukluğundan kalma silinmez bir fotoğraf karesi vardır. Senin albümünde bugünkü Meltem’i inşa eden o ilk kare, belirleyici an ya da his nedir?

Garip bir fotografik hafızam vardır. Olur olmaz birçok detay zihnimin bir köşesinde saklanır ve çoğu zaman aynı duyguyla geri gelir. Çocukluğum dair hayatımın akışını değiştiren en önemli anı, sanırım beş-beş buçuk yaşlarımda okula gitmek için ağladığım gündür. Okulu birçok oyuncağın olduğu eğlence yeri sanıyordum.

O kadar ağlamıştım ki annem pes edip bana bir defter, kalem ve silgi aldı; beni okul müdürünün yanına götürdü. Yaşımın tutmadığını biliyordum, müdür de kaydımın yapılamayacağını anneme anlatıyordu. Ben ise ağlamaya devam ediyordum. Sonunda, kayıt olmaksızın okula gelmeme izin verdiler. Muhtemelen kısa sürede sıkılıp vazgeçeceğimi düşündüler ama öyle olmadı. Hayal ettiğim oyuncakları bulamadım ama aynı inatla okula gitmeye devam ettim. O sene okuma yazmayı öğrendim, bunda annemin desteği çok büyüktür. Ardından resmî kaydım yapıldı. Yani okul hayatım aslında beş buçuk yaşında başladı.

Çocukluğum 90’lı yıllara denk gelir. O dönemde istediğimiz şeylere ulaşmak bugünkü kadar kolay değildi. Bu yüzden “başarmış olma” hissini ilk kez o yaşta derinden tattım. Yaşıtlarımın olmaması nedeniyle kendi kendime vakit geçirmeyi de çok erken öğrendim. Bugünkü Meltem’in sıkça sığındığı düş dünyası, aslında beş buçuk yaşındaki Meltem’in inşa ettiği dünyadır diyebilirim.

Hangi coğrafyanın rüzgârı karakterinin haritasını şekillendirdi?

İçinde batı rüzgârı taşıyan tipik bir Akdenizliyim. Ruh hâlim değişkendir; çabucak coşar, aynı hızla durulurum. Bu değişkenliği Akdeniz’in neşesi ve sıcaklığıyla dengelemiyor olsam, vay hâlime!

Dürüst olmam gerekirse, Türkiye’nin en güneyinde, Hatay’da büyümüş olmak kimliğimi, iletişim biçimimi ve duygusal bağ kurma şeklimi en çok etkileyen unsur. Özellikle Antakya civarına yolu düşenler bilir, kiminle konuşsanız, sanki tanıdık bir akrabayla sohbet ediyormuş gibi hissedersiniz. İnsanlar çabucak bağ kurar, sahiplenir ve yardım etmek için içtenlikle çaba gösterir. Bu özellikler kişiliğime de fazlasıyla yansır. 

Başka şehirlerde yaşamak bu kültürel kodları silmiyor, iyi ki de silmiyor. Zaman zaman yaşadığım şehre göre samimiyetin dozunu yeniden ayarlamak durumunda kaldığım oluyor. Ama ben benim! Karakterime işlemiş Akdenizliliği de adımın hakkını veren değişken ruh hâlimi de kabul ediyor ve seviyorum.

Hayat bazen bize istemediğimiz rolleri biçer, bazen de kendi sahnemizi kurmamızı bekler. Gençlik yıllarında “Ben kimim?” sorusuyla ilk yüzleştiğinde, sana dayatılanlarla hayal ettiklerin arasında nasıl bir çatışma veya uyum vardı?

Kendimi ve hayatı derinden sorguladığım dönem, üniversite yıllarıma denk gelir. Bölümümü bilinçsiz bir tercihle seçmiş, üstelik ek kontenjandan yerleşmiştim. Herkesle aynı anda sürece dâhil olamayınca ciddi bir ikilem yaşadığımı hatırlıyorum.

Bırakıp yeniden hazırlanmakla kazandığım bölümü sürdürmek arasında kaldım. Sonunda yıl kaybetmemek adına devam etmeye karar verdim. Fakültemiz başka bir ilçedeydi. Sürekli terimlerin konuşulduğu, dayatılmış ve alışılmış bir düzenin dişlisi hâline geldiğimi fark ettim. Hayal ettiğim üniversite ortamı bu değildi, yapmak istediklerimin bulunduğum ilçe koşullarında mümkün olmadığını anladım. 

Sanki küçük bir kar küresinin içine hapsolmuşum da dışarıda bambaşka bir dünya varmış gibi hissederdim. Bu hâlin hiç bitmeyecekmiş gibi bıraktığı kekremsi tat, daha o yıllarda dilime yerleşmişti. Kişiliğimle çevrem arasında uyumdan çok çatışma hisseden biriydim ve sanırım bu çatışma hâlâ içimde. Yalnızca dışarıya uyum sağlamayı öğrendim, hepsi bu.

Kariyerinde dışarıdan bakıldığında pürüzsüz görünen, ancak içinde fırtınalar barındıran o kırılma noktası hangisiydi?

Benim için yazı dünyasının kilidini açan bir kırılma ve dönüşüm noktası elbette var. İş kariyerimle başlayıp daha sonra ondan bağımsız, dörtnala süren bir serüven…

Memuriyete ilk başladığım yıllarda erkek egemen bir alanda çalışıyordum. Oldukça toy, iyimser ve acemiydim. Uzun süre doğru iletişim kuramadım, çekindim, içime kapandım. Öyle anlar oldu ki konuşamadığımı yazmasaydım patlayacak gibiydim. Neden yazmaya başladığımı hâlâ tam olarak bilmiyorum. Ama bir kez başlayınca hiç durmadım.

Bir gün, yazdıklarımın sayfa sayısına takıldı gözüm. Ben sadece yazıyordum ama karşımda duran artık bir kitap taslağıydı. Kendi kendimle kalmasaydım, yaşadıklarımı bu kadar içselleştirmeseydim, belki konuşmayı daha önce deneseydim, bugün iki kitabım olmazdı. En önemlisi gerçek benliğimi de bu kadar yakından tanıyamazdım. 

Tam da burada Buluttan Düşler Koleksiyonu’ndan küçük bir hatıra bırakmak isterim:

“Bilmez sebep olanlar ancak… Kıyımlar, zamanın eliyle meğer ne kıyamlar yaratırmış. Yelde sallanan fidanı tutar da fırtınalara kafa tutan gövdeyle kaplarmış. Zamandır bunun adı: Yarayı yarıp, içinden çiçek açtırıp baharı, koskoca bir ömre çiçek bahçelerinden en nahif zırhı yapmış.”

Bugün iş ve özel hayatımda kurduğum denge, dostluk, kardeşlik ve yazının sağaltıcı gücünün bir sonucu. Hayatımda yeri olan, beni ben yapan herkese minnettarım.

“Başarı çoğu zaman yalnız bir kutlamadır” derler. Senin dünyanda başarının tanımı yıllar içinde nasıl evrildi? İlk alkışı duyduğun anla bugünkü tatmin duygun arasında nasıl bir fark var?

Başarı, bize yıllarca önce okulla, sonra iş hayatında ulaştığımız noktalarla tanımlandı. Alkışlandığımız da oldu yadırgandığımız da… Ama potansiyelimiz yalnızca bu kalıplarla ölçülseydi, bugün çoğumuz başarılı sayılmazdı. Oysa başarı, seçtiğimiz yaşam biçiminden zaman yönetimine, duyusal farkındalıktan adaptasyona, beceri gelişiminden ruh-beden bütünlüğüne kadar çok daha kişisel unsurlarla değerlendirilmesi gereken bir kavram.

Geçen yıl bir şiir dinletisinde sahneye çıkıp şiirimi okudum. O kadar heyecanlıydım ki alkışları bile duymadım. O an, bir topluluğa hitap edebilmek benim için başarı ölçütüydü. Bugünse başarıyı dış dünyayla değil, kendi içimde kat ettiğim mesafelerle tanımlıyorum. 

Bugünkü Meltem, dünkü Meltem’ in alnından öper ve “Yetişebildiğin kadarıyla elinden geleni yaptın” der. Hâlâ aynı şevki taşıyor olmak, yeni bir şey yazabilmek ve tüm bunları yaparken hayatı da kaçırmadan güne yetişebilmek çok kıymetli. Şu an içinde bulunduğum şükür ve dönüşüm hâli, beni tatmin etmeye yetiyor.

Eğer geçmişteki, yolun başındaki Meltem’e bir mektup yazma şansın olsaydı, ona hangi hatayı yapmaktan korkmaması gerektiğini söylerdin? Hangi ‘keşke’ni bir ‘iyi ki’ye dönüştürürdün?

Keşke kırmamak için kırıldığım, içime kapandığım anlarında üzüldüğümle kalmasaydım da tozu toprağa ben de katabilseydim. Hem keşkem hem iyi ki’ m budur. Susmanın erdemini de gördüm, tozu kaldırmanın kıymetini de.

Zamanın ötesine bir ses bırakmak isteseydin, bu sadece mesleki başarılarınla mı yoksa insani duruşunla mı ilgili olurdu?

Güzel işler başarmak ve bununla anılmak, çok gurur verici. Bu haz, kişiye huzur, özgüven hissettirir. Ancak kişi, kendini başarısının üzerine çıkamadığında yoğun baskı ve stres hissetmeye başlar. Maslow’ un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde birey, temel ihtiyaçları ile güvenlik ihtiyacını karşıladıktan sonra sevgi-aidiyet, daha sonra da saygı için çabalar. Toplum olarak büyük kısmımız, üçüncü basamağı atlayıp saygı duyulacak insan olmaya çabalıyoruz. Hâlbuki sevgi ve aidiyet duygusu, ekstra çabaya gerek olmaksızın saygıyı da doğurur.

Mesleki başarı dediğimiz şey, her zaman üstüne katılması gereken çabalar bütünüdür. Süreklilik arz etmediğinde değer yargıları tersine dönmeye oldukça meyillidir. Eğer yapacaklarımla anılacaksam mesleğimden önce ahlâkımla anılmayı tercih ederim. İş unutulur; his unutulmaz.

Modern zamanlarda hepimiz görünür olma telaşındayız! Sen, dış dünyadaki onca ses ve gürültü arasında, kendi iç sesinin o narin tınısını korumayı nasıl başarıyorsun? Senin ‘yalnızlığın’ seni besleyen bir sığınak mı, yoksa savaştığın bir cephe mi?

Görünür olma çabasında değilim, ama fikrimin kırıntılarını paylaşmayı seviyorum. Dolayısıyla “Buradayım!” diyebilmek için bir konuyu paylaşmaya değer görmem gerekiyor. Kıymetli bir şey ortaya çıkarmayacaksam usul usul köşeme çekiliyorum. Bu, yalnızlık değil, yalınlık. Kendi başınalık hâli bana çok kıymetli geliyor. İçinizi içinize süpürüyorsunuz; sonra o birikintiden neler çıkıyor neler!

İnsan, yaşadığı coğrafyanın kaderinden, havasından, suyundan ve kederinden bağımsız düşünemiyor. Senin karakterini ve duruşunu şekillendiren o toprak kokusu nedir? Bulunduğumuz coğrafyanın zorlukları senin hikâyende bir engel miydi yoksa seni daha dirençli kılan bir bilgelik taşı mı?

Hakikaten kişi, coğrafyasının anneanesiyle mayalanıyor. Küçük yaşta ne gördüysem bilinç kökümde yer etmiş. Buna tabular da dâhil. Hatay’da doğmak, buraya has kültürle büyümek beni ben yapan en belirgin şeydir. Yaşadığım yörede keskin töreler yok; kavgalar ölümle sonuçlanacak kadar büyümez. Birlikte eğlenmek, imece, bayram kültürü, çok katı olmayan aile yapıları vardır. 6 Şubat depremine kadar, dert edeceğim öyle büyük bir memleket meselesi hatırlamıyorum açıkçası.

Şimdi omuzlarında tonlarca yük varmışçasına yorgun şehrimin insanları... Gidiyorum, şehir yok. Gözüm kapalı geçeceğim sokaklarda kaybolurum. Her yer şantiye. Şehrin yarısı toprağın altında, diğer yarısı dağılmış. Düşünsenize… Coğrafya, kadere burada çizik attı işte! Yine de bakıyorum, gidenler üçer beşer dönüyor memlekete. Annem “Toprağı çeker insanı.” der. Annemi anladığım yaşlara ancak geldim demek ki! Coğrafya değil, salt toprak değil; o toprağı yurdum eden büyüklerimmiş bilgelik taşı. Onları ne kadar dinleyebilirsem kâr…

Kariyerinde ve yaşamında pek çok başarıya imza attın. Ancak ‘insanın acısını insan alır’ düsturundan bakarsak; senin hayatına dokunan, düştüğünde el uzatan veya sadece varlığıyla ‘devam et’ gücünü veren o insan hikâyeleri başarının neresinde duruyor?

Çok okurum, dinlerim, izlerim; ama beni en çok etkileyen, pes etme noktasında ayağa kaldıran hikâyeler, yakın çevremin yaşanmışlıklarıdır. Onların -rağmen- devam ettiklerini bilmek, daha ötesi görmek… Gözümün önünde öyle güçlü örnekler var ki dursam onları incitirim. Samimiyetle söylüyorum: Tökezlediğim, çok zorlandığım zamanlar oldu. Ata genimin dirayetine güvendim, kendime inandım; eh tabii, biraz da ağladım. Sonra “Bu da geçer yahû!” dedim ve devam ettim. Karşılaştığım zorlukları hâlâ bu düsturla aşıyorum. Başarıyor muyum? Bilmiyorum. Zaman, zalim olduğu kadar da âlim.

Meltem Beyazgül ile gerçekleştirdiğimiz bu yolculuk, bir röportajdan çok, ruhun katmanları arasında yapılan bir kazı çalışması gibiydi.

O, cevaplarını süslü kelimelerin ardına saklamak yerine, tüm şeffaflığıyla masaya koyanlardan. Kalemindeki parıltıda hem geçmişin hüzünlü tortusunu hem de geleceğin umutlu ışığını aynı anda görmek mümkün. Meltem Beyazgül, hayatın ona sunduğu senaryoyu oynamak yerine, kendi hikayesini kalemiyle, duruşuyla ve emeğiyle baştan yazmış bir kahraman.

Bu satırları okurken, belki de onun hikayesinde kendi aynanızı bulacaksınız. Çünkü en nihayetinde, her samimi hikaye, biraz da dinleyenin hikayesidir. Meltem Hanım’ın dünyasından ayrılırken cebimizde kalan en kıymetli şey şu oldu: Zirveye çıkmak değil, tırmanırken kim olduğunu unutmamak asıl meseleymiş.

Çokça hoş kalın...

Instagram:Meltem Beyazgül

Kitap: Meltem Beyazgül Kitapları

Engin DAL / Seslenen Adam

Instagram

Spotify

Apple Music

Youtube

'Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio'

İçeriğin Devamı İçin Tıklayın

Popüler İçerikler

Tenisteki Gururumuz Zeynep Sönmez Bir Kez Daha Tarih Yazdı, Avustralya Açık'ta 3. Tura Yükseldi
Mersin'de Lavaş Piyasasını Ele Geçirmek İsteyen Çeteye Operasyon: 17 Kişi Tutuklandı
Usta Sanatçı Haldun Dormen Hayatını Kaybetti