Ancak aşk meselesi yalnızca zihinsel beklentilerle açıklanamaz. Duygusal düzenleme, yani kişinin kendi duygusal tepkilerini yatıştırabilme ve dengeleyebilme kapasitesi, belirleyici bir role sahiptir. Sinir sistemi sürekli tehdit algısındaysa kişi ne kadar ilişki isterse istesin, beden düzeyinde yakınlığa kapalı kalır. Çünkü beden için öncelik bağlanmak değil, güvende kalmaktır. Bu yüzden birçok insan zihinsel olarak “hazırım” derken beden dili, ses tonu ve tepkileriyle tam tersini iletir.
İletişim psikolojisi açısından bakarsak aşk, iki insanın karşılaşması yerine duygusal olarak senkronize olabilmesi olarak açıklanabilir. Bu senkronizasyon sözcüklerden çok, bedenler arası mikro iletişimle kurulur. Bakışların süresi, sessizlikte kalabilme kapasitesi, yaklaşma ve geri çekilme ritmi… Duygusal olarak düzenlenmiş bir kişi, karşısındakine “buradayım ve temas edebilirim” mesajını farkında olmadan iletir. Bu mesaj, karşı tarafta da benzer bir açıklık yaratır. Bu noktada gerçekçi bir çerçeve netleşir: Aşk düşünceyle “çekilmez” ama düşünce, bedenin ilişkiye açık olup olmadığını belirleyen süreci başlatır. Zihinsel niyet algıyı, algı davranışı, davranış da ilişki ihtimalini etkiler. Kendini gerçekleştiren kehanet burada bir kader değil, bir mekanizma olarak çalışır.
Çoğu insan “aşkı manifestlemek” isterken aslında sevilmeyi, seçilmeyi ve yalnızlığın bitmesini ister. Bu ihtiyaçlar insani ve meşrudur. Ancak bu ihtiyaçlar duygusal olarak düzenlenmemişse, kişi ilişkiyi bir karşılaşma alanı değil, bir eksiklik giderme yolu olarak kurgular. Böyle durumlarda “çekilen” şey aşk değil, çoğu zaman tanıdık bir ilişki döngüsüdür. Bu yüzden belki de “Aşkı manifestleyebilir miyim?” yerine “Benim beklentilerim ve iletişim dilim hangi ilişkiyi kendime doğru çağırıyor?” diye sorarak önceliği aşkı bulmaya değil de kendi ritmimize ve ihtiyaçlarımıza vermek, çok daha sağlıklı sonuçlar getirebilir. Bu sorunun cevabı değiştiğinde kehanet de ihtimal de deneyim de değişecektir.