Devrim Şarkıları ve Marşları: Kimlik, Duygu Siyaseti ve Mobilizasyon

Madrid, Temmuz 1936. Sokaklar sıcak. Bir İspanyol işçisi yürürken mırıldanıyor. Melodi basit, sözler birkaç dize. Oysa bu 'basit' şarkı, ertesi yıl İtalyan Alpleri'nde partizan kamplarında duyulacak, 1968'de Paris barikatlarında yankılanacak, 2019'da Lübnan sokaklarında yeniden söylenecek. Bella Ciao. Bir şarkı mı, yoksa coğrafyalar ve kuşaklar arasında göç eden bir direniş dili mi?

Şöyle düşünün: Bir meydanda yan yana duran binlerce insan. Çoğu birbirini tanımıyor. Ama nakarat başladığında hepsi aynı kelimeyi söylüyor. Gırtlaklarındaki titreşim, bir anda aynı frekansa oturuyor. Bu an, siyasetin en elektrikli anlarından biridir. Peki bu nasıl oluyor? Bir şarkı, gerçekten bir düzeni sarsabilir mi?

Şarkı mı, Altyapı mı?

Devrim şarkılarını 'müzik' olarak düşündüğümüzde bir şeyi kaçırırız. Çünkü bu şarkılar yalnızca dinlenmez, icra edilir. John Street'in dediği gibi, müzik siyaseti sadece anlatmaz; siyasetin nasıl hissedildiğini, nasıl paylaşıldığını ve nasıl yapıldığını da kurar.

1 Mayıs 1977, Taksim Meydanı'nı düşünelim. Yüz binlerce insan. Farklı sendikalar, farklı gruplar, farklı duygular. Sonra bir nakarat yükselir. Ne oluyor o anda? Binlerce kişi aynı anda aynı sözcükleri söylüyor. Ağızlar, nefesler aynı ritimde hareket ediyor. 'Ben bu sözleri söylüyorsam, bu 'biz'in parçasıyım.' duygusu beliriyor. Bu sadece 'güzel bir an' değil, kolektif öznenin görünür ve hissedilir hâle geldiği andır.

'Biz' Kim, 'Onlar' Kim?

Marşlar sadece 'ne istiyoruz?' demez. Daha kritik bir soruyu sürekli yanıtlar: 'Biz kimiz?'

The Internationale'i düşünün. 1871'de Paris Komünü'nün küllerinden çıkan sözler, bir yüzyıl boyunca Rusya'dan Çin'e, Küba'dan Vietnam'a düzinelerce dile çevrildi. İlk dizeleri hatırlayın: 'Uyan esirler dünyası, uyan!” (Stand up, all victims of oppression!) Bu basit çağrı, muazzam bir kapsayıcılığa sahip: Sınıf, coğrafya, tarih ve gelecek aynı anda çağrılıyor.

Aynı sözleri söyleyen kişi, yalnızca 'ben' olmaktan çıkar, 'biz'in parçası olur. Demek ki mesele sadece güzel bir melodiden ibaret değil. Marş, dağınık bedenleri 'biz' diye bir araya getirirken aynı zamanda bir 'onlar' da yaratıyor.

Duygu Üretimi: Öfke mi, Umut mu?

Sara Ahmed'in dediği gibi, duygular bireysel psikolojik durumlar değil; sosyal ve siyasal olarak üretilen, dolaşıma sokulan güçlerdir. Marşlar, bu 'duygu dolaşımı'nın en güçlü araçlarından biridir.

Bir örnek: 1973 Şili Darbesi. Pinochet rejimi Victor Jara'yı öldürüyor. Oysa Jara'nın şarkıları cenaze törenlerinde, sürgündeki Şilililerin toplantılarında söylenmeye devam ediyor. Te Recuerdo Amanda gibi şarkılar, bireysel yası, kolektif hafıza ve gelecek mücadele diline çeviriyor. 'Kaybettik ve bitirdik.' yerine 'Kaybettik ama devam ediyoruz.' (Yıkılmadık, ayaktayız.) mesajı taşıyor.

Peki bu nasıl oluyor? Çünkü marşlar duyguyu dönüştürüyor: Öfke cesarete, yas direnişe, korku güce. Bu dönüşüm, psikolojik değil siyasal bir süreçtir.

Peki Ya Sonra? Marşların Karanlık Yüzü

Şimdi bir adım geri çekilelim. Çünkü buraya kadar anlattıklarımız madalyonun parlak yüzüydü. Oysa madalyonun bir de karanlık yüzü var.

Les Misérables'ı hatırlayın. 1832 Paris Ayaklanması. Genç devrimciler barikatlarda şarkı söylüyor, birbirlerine güç veriyor: 'Duyuyor musun bizi, işte bu halkın öfkesi!' diye haykırıyor. Sonra? Victor Hugo'nun sözleriyle: 'Empty chairs at empty tables, now my friends are dead and gone.' Boş sandalyelere, boş masalara bakakalırsın öyle, arkadaşların ölmüş, gitmiş.

İşte marşların söylemediği şey budur: Sonrası.

'Haydi barikatlara!' diye haykırırsın. Omuz omuza yürürsün. Gırtlağın yanar, gözlerin dolar, yüreğin kabardıkça kabarır. O anda yenilmez hissedersin. Oysa karşındaki kralın, tiranın tankı, topu, tüfeği var. Marş sana cesaret verir ama kurşun geçirmez yelek vermez.

1970'lerin Türkiye'sini düşünün. Üniversite koridorlarında, kahvehanelerde, gece yarısı matbaalarda marşlar söyleniyor. Gençler 'yeni bir dünya' için yola çıkıyor... Bazı isimler efsaneleşiyor, şarkılar yazılıyor. Ama 1971'de darağacında, 1972'de Kızıldere'de o şarkılar ne işe yarıyor? Marş, fedakârlığı yüceltir ama fedakârlığın bedelini ödemez.

Burada kritik bir soru sormamız gerekiyor: Marşlar bazen irrasyonel bir dolduruşa mı getiriyor bizi? Tehlikeyi küçümsememize, gücümüzü abartmamıza, sonuçları hesaplamamıza engel mi oluyor?

Çünkü kolektif coşku sarhoş edici bir şeydir. O meydanda, o nakaratta, o 'biz' duygusunun içinde ölümlülüğünü unutursun. Romantik bir kahramanlık anlatısının parçası olursun. Ve bazen bu anlatı, seni gerçeklikle yüzleşmekten alıkoyar.

Victor Jara elleri kırıldığında da Venceremos söylemeye çalışmıştı. Bu, inanılmaz bir cesaret miydi, yoksa marşların yarattığı o 'yenilmezlik' yanılsamasının trajik bir sonucu muydu? Belki ikisi de. Ama ikisini birden görmeden, marşları tam olarak anlayamayız.

Taşınabilirlik: Bir Şarkı Nasıl Göç Eder?

Bella Ciao'yu düşünün. 1940'larda İtalyan partizanları söylüyor. 1970'lerde Türkiye'de sol hareketler Türkçeleştiriyor: Çav Bella. Peki aynı şarkı bu kadar farklı bağlamda nasıl işliyor?

Çünkü düşman esnektir. 'İstilacı' kelimesi; 1940'larda Nazi'dir, 1970'lerde diktatördür, 2010'larda sistemdir. Şarkı, belirgin ama belirsiz bir düşman tanımı yapar. Bu, onu farklı coğrafya ve zamanlara taşınabilir kılar.

Oysa bu taşınabilirlik bazen yanıltıcı da olabilir. Çünkü her bağlam farklı bir güç dengesi, farklı bir bedel taşır. İtalya'da partizanlar dağlarda örgütlüydü, 1970'lerin Türkiye'sinde gençler romantik bir coşkuyla sokaklara çıktılar. Aynı şarkı, farklı sonuçlar.

Peki Marş Söyleyerek Devrim Yapılır mı?

Buraya kadar anlattıklarımız bir soruyu yanıtlamadı: Bir şarkı, gerçekten devrimi başlatabilir mi? Yoksa devrim zaten başladığında, şarkı sadece ritim mi verir?

Belki şöyle demek lazım: Bir şarkı tek başına düzeni yıkamaz. Ama düzenin sessiz kabulünü çatlatabileceğini de unutmayalım. Bir nakarat, dağınık öfkeyi örgütlü direniş duygusuna dönüştürebilir. Binlerce gırtlağı aynı frekansa ayarlayabilir.

Ama işte tam da bu güç, aynı zamanda tehlikedir.

Çünkü marş, hesabı sorgulatmaz. 'Bedelini ödeyebilir miyiz?' diye düşündürtmez. Aksine, bedeli önemsizleştirir. 'Ölürsek şehit oluruz.' der. Oysa şehitlik, geride kalanların yasıyla doludur. O boş sandalyeler, o boş masalar, o bir daha gelmeyecek arkadaşlar...

Devrimci şarkının en güçlü yanı yalnızlığı kırmaktır. Sesiniz titreyebilir. Gözleriniz dolabilir. Ama bir kalabalığın ortasında, aynı şarkıyı söylerken artık yalnız değilsinizdir.

Oysa bazen yalnız olmamak, birlikte yanılmak da olabilir.

Belki de marşları dinlerken şu soruyu da sormak gerekir: Bu şarkı bana güç mü veriyor, yoksa gücümü abartmama mı neden oluyor? Bu 'biz' duygusu gerçekçi bir dayanışma mı, yoksa romantik bir sarhoşluk mu?

Cevap, belki de bir sonraki meydanda değil. Belki de o meydana çıkmadan önce, sessizce düşünülmesi gereken bir şey.

Meraklısı için:

John Street (2012). Music and Politics. Polity Press.

Ron Eyerman & Andrew Jamison (1998). Music and Social Movements. Cambridge University Press.

Sara Ahmed (2004). The Cultural Politics of Emotion. Edinburgh University Press.

Victor Hugo (1862). Les Misérables. ('Empty Chairs at Empty Tables' - 1832 Paris ayaklanması bölümü)

Özgür Sevgi Göral (2016). 'Politically Engaged Music in Turkey: 1960s to 1980s'. Middle Eastern Studies, 52(6).

Twitter

LinkedIn

Instagram

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

İçeriğin Devamı İçin Tıklayın

Popüler İçerikler

Dudak Okuma Uzmanı Açıkladı: Lewis Hamilton’ın Kim Kardashian’a Sözleri Olay Yarattı
Yapay Zeka Ay’daki 60 Yıllık Gizemi Çözmüş Olabilir! SSCB'den Kalmaydı
Şerif Sezer, Yılmaz Güney Hakkında Yapılan Eleştirilere Tepki Gösterdi!