Sara Ahmed'in dediği gibi, duygular bireysel psikolojik durumlar değil; sosyal ve siyasal olarak üretilen, dolaşıma sokulan güçlerdir. Marşlar, bu 'duygu dolaşımı'nın en güçlü araçlarından biridir.
Bir örnek: 1973 Şili Darbesi. Pinochet rejimi Victor Jara'yı öldürüyor. Oysa Jara'nın şarkıları cenaze törenlerinde, sürgündeki Şilililerin toplantılarında söylenmeye devam ediyor. Te Recuerdo Amanda gibi şarkılar, bireysel yası, kolektif hafıza ve gelecek mücadele diline çeviriyor. 'Kaybettik ve bitirdik.' yerine 'Kaybettik ama devam ediyoruz.' (Yıkılmadık, ayaktayız.) mesajı taşıyor.
Peki bu nasıl oluyor? Çünkü marşlar duyguyu dönüştürüyor: Öfke cesarete, yas direnişe, korku güce. Bu dönüşüm, psikolojik değil siyasal bir süreçtir.
Peki Ya Sonra? Marşların Karanlık Yüzü
Şimdi bir adım geri çekilelim. Çünkü buraya kadar anlattıklarımız madalyonun parlak yüzüydü. Oysa madalyonun bir de karanlık yüzü var.
Les Misérables'ı hatırlayın. 1832 Paris Ayaklanması. Genç devrimciler barikatlarda şarkı söylüyor, birbirlerine güç veriyor: 'Duyuyor musun bizi, işte bu halkın öfkesi!' diye haykırıyor. Sonra? Victor Hugo'nun sözleriyle: 'Empty chairs at empty tables, now my friends are dead and gone.' Boş sandalyelere, boş masalara bakakalırsın öyle, arkadaşların ölmüş, gitmiş.
İşte marşların söylemediği şey budur: Sonrası.
'Haydi barikatlara!' diye haykırırsın. Omuz omuza yürürsün. Gırtlağın yanar, gözlerin dolar, yüreğin kabardıkça kabarır. O anda yenilmez hissedersin. Oysa karşındaki kralın, tiranın tankı, topu, tüfeği var. Marş sana cesaret verir ama kurşun geçirmez yelek vermez.
1970'lerin Türkiye'sini düşünün. Üniversite koridorlarında, kahvehanelerde, gece yarısı matbaalarda marşlar söyleniyor. Gençler 'yeni bir dünya' için yola çıkıyor... Bazı isimler efsaneleşiyor, şarkılar yazılıyor. Ama 1971'de darağacında, 1972'de Kızıldere'de o şarkılar ne işe yarıyor? Marş, fedakârlığı yüceltir ama fedakârlığın bedelini ödemez.
Burada kritik bir soru sormamız gerekiyor: Marşlar bazen irrasyonel bir dolduruşa mı getiriyor bizi? Tehlikeyi küçümsememize, gücümüzü abartmamıza, sonuçları hesaplamamıza engel mi oluyor?
Çünkü kolektif coşku sarhoş edici bir şeydir. O meydanda, o nakaratta, o 'biz' duygusunun içinde ölümlülüğünü unutursun. Romantik bir kahramanlık anlatısının parçası olursun. Ve bazen bu anlatı, seni gerçeklikle yüzleşmekten alıkoyar.
Victor Jara elleri kırıldığında da Venceremos söylemeye çalışmıştı. Bu, inanılmaz bir cesaret miydi, yoksa marşların yarattığı o 'yenilmezlik' yanılsamasının trajik bir sonucu muydu? Belki ikisi de. Ama ikisini birden görmeden, marşları tam olarak anlayamayız.