Gördüğümüz şey, uzun zamandır kaybettiğimizi sandığımız bir hâlin kısa süreliğine geri gelişi: birlikte olabilme hâli. İnsanların birbirine çarpmadan, bağırmadan, ayrışmadan aynı ritimde hareket edebilmesi… Aynı sözleri, aynı anda, yan yana söyleyebilmesi.
Bu konserler, dans etmeyi, eğlenmeyi, neşeyi unutmuş insanlara sanki şunu söylüyor:
“Hadi kalkın, o kadar da değil.”
Ve ardından ekliyor: Unutmayın, umut iyi ihtimallere açık olmaktır.
Tam da bu noktada bir itiraz yükseliyor:
“Ama dünyada bunca zulüm varken… Filistin’de soykırım varken… İnsan nasıl eğlenir?”
Bu soru haklıdır. Vicdanlıdır. Ama eksiktir.
Çünkü eğlenmek duyarsızlık değildir. Gülmek, olan biteni inkâr etmek anlamına gelmez. Dans etmek, acıyı görmezden gelmek değildir. Aksine, insanın hayata tutunma reflekslerinden biridir. Sürekli matem hâlinde kalmak, sürekli donuk olmak, sürekli kendini cezalandırmak; zulmü durdurmadığı gibi, insanı da içten içe tüketir.
Daha büyük hapishanelerin, daha sert cezaların, daha çok kontrolün adalet sağlayacağına inandırıldığımız bir dünyada insan şu sorunun cevabına muhtaç kalıyor:
İnsan ne ile yaşar?
Korkuyla mı, umutla mı? Sürekli suçlulukla mı, bağ kurarak mı?