Billur Aktürk Yazio: Tablo Ağır: Kadına Yönelik Şiddet

17.10.2020
billurakturk
Onedio Köşe Yazarı
1

Son günlerde kadına yönelik şiddet artışına birlikte tanık oluyoruz ve tanık oldukça insanın aklına şu sorular geliyor: Kadın olmak, tedirgin ve kaygılı yaşamak demek midir? Dahası neden kadın, denetlenmeye muhtaç bir varlıkmış gibi algılanıyor? Eril akıl kadını neden denetlemek istiyor? Bu sorunun cevabına, kültür ve eğitim meselesi üzerinden bakarsak ortaya ilginç bir fotoğraf ve başka bir soru çıkıyor. Çünkü bu saptamayla, kadına yönelik şiddeti eleştirirken, eleştirinin merkezine erkekleri oturtuyoruz.

Peki kültür, sadece bir cinsin ürünü müdür?

Elbette hayır. Kültür, yalnızca kavramsal değil, aynı zamanda olgusal da bir meseledir ve hiyerarşik bir sıralamaya tabi tutulamaz. Yani kültür olgusu, iyi- kötü, üstün -alçak şeklinde ikiliklerle açıklanamaz. Bir kültür diğerinden üstün müdür sorusunun cevabı hayırdır. Alçak da değildir, eşit de değildir. Dolayısı ile, cevabını aradığımız sorunun çözümünü sadece kültüre dayamak bize bir sonuç vermez. Üstelik, toplumsal cinsiyet ayrımı açısından meseleye bakarsak, bu ayırım neredeyse tüm dünya ülkelerinde geçmişte de vardı, bugün de devam ediyor. Ancak farklılık, yaşanma şiddeti ve göstergelerinde. Ne yazık ki, farklı medeniyetlerin kerteriz noktası Türkiye, toplumsal cinsiyete dayalı ayrım konusunda, pek iyi bir nota sahip değil. Maalesef, Türkiye sokakları, ‘biyolojik-toplumsal’ cinsiyet ayrımı konusunda fazlasıyla sabıkalı. Çünkü bir akıl, sokakları eril alanlar olarak kabul ediyor ve kadının bu alanlarda nasıl yaşaması ya da davranması konusunda emirler yağdırıyor.

Öte yandan ülkemizdeki kadına yönelik şiddet meselesinde, fiziksel şiddet vakalarının yanı sıra, baskı ve engellenme öykülerinde de bir süreklilik var. Örneğin, kadınlara yönelik bir diğer denetim alanı, bedenin denetlenmesi. Yani, yaşam alanlarına, yaşamsal kararlara, akışa yönelik, şekilsel ve mekânsal sınırlama. Örneğin evden çıkışın, giyim – kıyafet konusundaki kararın, kocanın ya da babanın iznine bağlı oluşu, ailenin özellikle kadınlara, kız çocuklarına yönelik engelleyici ve sınırlayıcı tutumu gibi. Bu da yetmezmiş gibi kadınlara yönelik dilde kullanılan, ‘’cehalet ve bilgisizlik’’ suçlamaları içeren nitelemeler de işin bonusu oluyor (saçı uzun aklı kısa, eksik etek, kaşık düşmanı, kadın gibi ağlama- konuşma, laf azan vs. vs. ) Ama acı olan şu ki, bu nitelemeler kadınların yakınları tarafından da alıcı bulabiliyor. Dolayısı ile de hele ekonomik zorluk da yaşanıyorsa, kadınların hareket alanları daralıyor, yapabildikleri şeyler azalıyor, bağımlılıkları artıyor. Bu da aile içi güç dağılımının, kadının aleyhinde bir duruma neden oluyor.  Şunu da eklememe izin verin, kadının ailedeki statüsü, halen, toplumsal statüsü için en belirleyici unsurlardan biri. Bu durum hem kadınların toplumdaki yerini ikincil- tali konum olarak belirliyor hem de kadınların uğradıkları ayrımcılıklara karşı, stratejiler üretmede sınırları belirliyor. Dolayısıyla geleneksel ön yargılar açısından, aileye ilişkin yasalar kadınların hayatında son derece önemli bir rol üstleniyor.

Meselenin bir diğer boyutu da Türkiye’de kadının, erkeğin gözünde sahip olunan bir varlık olarak algılanması.

Yani Türkiye’de pek çok erkek kadını kendi uzantısı gibi görüyor. Örneğin, erkek boşandıktan sonra bile eski eşinin kendisini tanımladığını düşünüp, onun hayatını takip edebiliyor, kadının yaşam şekline müdahale hakkı olduğuna inanıp bunu ölüm kalım meselesi haline getirebiliyor. Maalesef tanık olduğumuz kadın tacizleri, kadın cinayetleri hatta bu cinayetlerin kategorisi bu algıyı tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyor.  Namus için öldürenler…  Sözde sevdiği için öldürenler ya da başkaldırdığı için öldürenler.

Ez cümle, büyük üzüntüyle tanık olduğumuz kadın cinayetlerindeki artışa, sokaklardaki kadınlara yönelik taciz ve saldırılara bakınca, konunun adli olay olmaktan çıkıp toplumsal bir olay olmaya başladığını görüyoruz. Bu vahamette göze çarpan şey, cinayetlerin büyük bir çoğunluğunun büyükşehirlerde yaşanması ve şiddet gördüğü ortamdan ayrılamayan kadının, kaldıkça kendisine yönelik şiddet şeklinin ve yoğunluğunun artışı. Her ne kadar kadının insan haklarına yönelik yapılan düzenlemeler, temel yasa kabul edilen anayasaya yansıtılmış olsa da bu çalışmalar ihtiyacı ne kadar karşılamış bu tartışma konusu. Bugün halen kadınların önünde çözülmeyi bekleyen birçok sorun duruyor. Bu arada ne dersiniz kadına şiddetin cezası var mı?

Bu içeriğe ait yorum yoktur
Bu içerikleri de okumak isteyebilirsiniz