İçi boş olan şeyler, sürekli tekrar edilerek “önemli” hale getiriliyor.
Niteliksiz olan, görünürlükle nitelikliymiş gibi sunuluyor.
Ve zamanla bu durum normalleşiyor.
Oysa sanat, sadece eğlendirmek için var değildir.
Sanat, toplumu bir arada tutan görünmez bağlardan biridir.
Ortak duygu üretir, ortak hafıza yaratır, ortak bir dil kurar.
Mustafa Kemal Paşa boşuna söylememiştir:
“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”
Bu söz, sadece bir estetik uyarı değil, sosyolojik bir teşhistir.
Sanat yoksa ortak duygu yoktur.
Ortak duygu yoksa ortak kültür yoktur.
Ortak kültür yoksa da herkes kendi yankı odasında yaşar.
Bugün Türkiye’de yaşadığımız tam olarak budur.
Gerçek sanat, küçük bir çevrede yaşatılmaya çalışılırken; büyük kitleler, sanatsal anlamda içi boş üretimlerin peşinden sürükleniyor. Bu da sanatı can çekişen, yalnız, savunmasız bir alana dönüştürüyor.
Sorun yeteneksiz insanlar değil.
Sorun, yeteneği ayırt edemeyen bir sistem.
Ve bu sistem, bireylerin hatası değil;
yıllar boyunca ihmal edilmiş kültür politikalarının, eksik bırakılmış sanat eğitiminin ve sanatı “gereksiz” gören zihniyetin sonucudur.
Sanat homojenleşmediği sürece, toplum da asla gerçekten birleşemeyecek.
Ve biz, sanatı yaşamadığımız sürece, sadece onun kötü taklitleriyle oyalanmaya devam edeceğiz.