Çünkü gül tek bir alana sığmıyor.
Sadece botanik deseniz eksik,
sadece tarih deseniz eksik,
sadece sanat deseniz eksik kalıyor.
Gül; kimyada uçucu yağ,
tıpta sinir sistemi regülatörü,
sanatta ikon,
kültürde hafıza,
ekonomide ise ciddi bir değer zinciri.
Ben kitabı yazarken hep şunu düşündüm:
“Bir gülü gerçekten anlamak istiyorsak, ona bütün katmanlarıyla bakmalıyız.”
Bu yüzden kitap hem akademik hem duyusal bir anlatı taşıyor.
Özellikle koku ve sinir sistemi arasındaki ilişkiye vurgu yapıyorsunuz. Bu sizi nasıl etkiledi?
Bu kısım beni en çok heyecanlandıran bölümlerden biri oldu.
Koku, beynin en eski alanına doğrudan ulaşan tek duyu.
Yani rasyonel filtreden geçmeden hafızaya ve duyguya dokunuyor.
Bilimsel olarak baktığımızda gül yağı;
stresi azaltıyor,
kortizolü dengelendiriyor,
parasempatik sistemi aktive ediyor.
Ama kültürel olarak baktığımızda insanlar bunu zaten binlerce yıldır biliyordu.
Hamamlarda, ritüellerde, bebeklerde, cenazelerde… hep gül var.
Modern bilim yeni keşfediyor,
insanlık ise bunu hep hissediyordu.
Bu çok şiirsel bir bilgi aslında.