Köylüler, fabrika işçileri, hayalleriyle birlikte bavullarını taşır ama geride bıraktıkları toprakların özlemi, yeni hayatın sertliğiyle çarpışır. İşte arabesk, bu çarpışmanın müziğidir. Arap müziğinin kıvrak makamları, Türk halk ezgileriyle karışır; bağlama telleri, ud'un inleyişiyle birleşir. Suat Sayın gibi öncüler, bu sentezi başlatır, ama Orhan Gencebay, onu bir devrime dönüştürür. 1960'larda, Mısır ve Suriye'den gelen filmlerin etkisiyle, arabesk yavaş yavaş filizlenir – Ümmü Gülsüm’ün derin sesi, Ferid el-Atraş'ın melodileri, Türk sanatçıların ruhunda yankılanır. Bu müzik, göçmenlerin dilini konuşur: Yoksulluk, ayrılık, ihanet. Devlet, 1970'lerde bu sesi yasaklar, TRT radyolarında çalınmaz, 'yoz kültür' diye etiketlenir, Batı'ya aykırı görülür. Batılılaşmanın önünde engeldir. Ama halk dinler, çünkü arabesk, onların gerçeğidir – sınıf farklarının, kırık aşkların, terk edilmiş hayallerin dili. Gecekondu evlerinde, kasetçalarlar döner, erkekler meyhanelerde rakılarını yudumlarken, kadınlar pencere kenarlarında iç çeker. Bu, bir kültürel çeşitlenmenin meyvesidir; yerel halk müziği, yabancı etkilerle harmanlanır, yeni bir kimlik doğurur.
“Ben bittim allah dert bitmedi
Aşk ızdırabı gitmedi
Senin bana ettiğini
Dost değil düşman etmedi”
Bu kültürün hazzı, acının tatlılığındadır. Bir şarkı başlar, minör perdelerde gezinir, Frigyen modu gibi, kalbi sıkan bir melankoliyle. Sözler, aşkı bir zehir gibi anlatır:
'Aşkın beni mecnun ettiği zaman
Bütün umutlarım yittiği zaman
Kadehim boşalıp bittiği zaman
Bir beni bir seni düşünüyorum” der Ferdi Tayfur, sanki dinleyiciyi kendi yalnızlığına davet eder. Müslüm Gürses'in sesi ise bir fırtına; 'Hangimiz sevmedik,' diye haykırır ve dinleyenler, kendi yaralarını hatırlar. Bu haz, katarsistir – gözyaşı dökerken rahatlamak, hüzünle coşmak. Arabesk, sadece müzik değil; filmlerde, tavernalarda, düğünlerde bir yaşam tarzı. İbrahim Tatlıses'in coşkulu sesi, 'Urfa'dan gelen bir aslan' gibi yükselir, 'Ayağında Kundura'yla halkı ayağa kaldırır. Bergen'in acılı feryadı, 'Acıların Kadını' unvanıyla, şiddet dolu bir hayatın yansıması olur – şarkıları, kadınların sessiz çığlıklarını taşır. Hakkı Bulut'un 'İkimiz Bir Fidanız'ı, ayrılığın acısını anlatırken, dinleyeni bir hikaye içine çeker: İki sevgili, kaderin rüzgarında savrulur, ama müzik onları birleştirir. Bu sanatçılar, halkın kahramanlarıdır; çünkü şarkılarıyla dokunurlar en derin yaralara, melankolik bir kimlik yaratırlar.