90’ların Ortak Hafızasından Bugünün Dinginliğine Demet Sağıroğlu: “Zamanı Yenmedim, Zamanla Anlaştım”

Bazı müzikleri vardır; ruhumuzun derinlerinde, zihin çekmecemizin diplerinde bir yerde… 

Hiç ummadığımız anda ya da tam ihtiyacımız olduğu bir sırada, oralardan çıkıp dilimize hücum eder. “Nasıl hâlâ bu kadar eksiksiz hatırlıyorum?” diye çok kez kendime şaşarım. Zihnim özenle naftalinlemiş de korumuş sanki… Aradan geçen bunca zamana rağmen bir şarkı sözü, zamanda tam da kaldığım noktaya ışınlayabiliyor beni; hem de o zamanki taze duyguların kokusuyla… Evet, bence müzik sadece müzik değil; bir anı taşıyıcısı, bir zaman kapsülü… Deneyelim. Mesela, “Ah şu papatya falları / Çaresiz yüreğim buna mı kaldı”. Peki şuna ne dersiniz: “Avuttunuz yalanlarla / Ninnilerle masallarla”… Şu an neredesiniz mesela? Hangi duyguda? Hangi zamanda?

Geçtiğimiz günlerde siyah-beyaz karşıma çıkan bir klip zihin çekmecemden tüm retro hatıraların, duyguların bugünüme hücum etmesine sebep oldu.

“Demet Sağıroğlu & Cem Adrian ve Bir Gün Gideceğim Buradan”

90’lı yılların o samimi ve derin atmosferinde Demet Sağıroğlu, bir 'Kınalı Bebek' olarak girdi pek çoğumuzun hayatına… Pop müziğe akademik bir birikim, bir duruş; Uzay Heparı ile Şehrazat’ın dâhice dokunuşlarını taşıyan karakteristik bir sesti. O yıllarda her yaştan insan aynı ekrana kilitleniyordu ve ekrandakiler ailemizdenmiş gibi oluyordu. O dönemlere şahitlik edenlere Demet Sağıroğlu’nu nasıl bilirdiniz desem hepimiz benzer cümleleri kurarız sanırım. 

Fakat o, aradan geçen 30 yıla rağmen o hafızanın taze rengi kalmayı başardı.

Bugün ise yıllarca süren New York sessizliğini vatan özlemiyle bozmuş; sadeleşmenin gücüyle iç dünyasına dönmüş bir sanatçı var karşımızda. Cem Adrian ile imza attığı son eseri 'Bir Gün Gideceğim Buradan', bir vedadan ziyade bir arınma… Sağıroğlu, 'şarkıya yalan söylememek' düsturunu 2026’nın eşiğinde bir asaletle yeniden mühürlüyor.

Şimdi sizi, renklerin melodilerle buluştuğu, zamanla savaşmak yerine onunla anlaşan bir ruhun cümlelerine davet ediyorum.

“Müzik korkumu, yalnızlığımı, sevincimi, hayalimi içine koyabildiğim bir alan”

-Demet Hanım merhaba. Çocukken Heidi ve Şeker Kız Candy şarkılarını ezberleyip okulda söyler, mahallede konserler verirmişsiniz. O dönemler, Eurovision akşamları hepimiz ekrana kilitlenirdik.  Küçük Demet, o zamanlar bir şekilde Eurovision sahnesinde olma hayali kurmuş muydu? 

Demet Sağıroğlu: Çocukken hayal ediyordum ama adını koymadan. Altı yedi yaşımdan itibaren hiç kaçırmadığım Eurovision Şarkı Yarışmaları vardı; bütün ülkelerin şarkılarını uydurma sözlerle ezberler, ertesi gün herkesi toplayıp söylerdim. Aslında kelimeleri değil, duyguyu ezberliyordum. Söylerken de “bunu kim dinler” gibi bir hesap yoktu; sanki içimde bir yere “ben buradayım” deme ihtiyacı vardı ve ses, o ihtiyacı karşılıyordu. O yaşlarda insan alkışı değil, ait olma duygusunu seviyor; ben de o duyguyu şarkı söylerken buluyordum.

Belki de kaderimi o yarışmalar belirledi. Belki de çekim gücü… Çünkü orada dünyanın her yerinden gelen melodiler evin içine dolarken, ben farkında olmadan başka hayatların mümkün olduğunu hissediyordum. Sonra konservatuvarı kazandım ve henüz 22 yaşındayken kendimi Eurovision sahnesinde Kayahan’ın yanında buldum. Bu planlanmış bir yol değil, tamamen tesadüfî bir karşılaşmaydı; ama bazı tesadüflerin insanın karakterine ve ruhuna zaten çok önceden yazıldığını da şimdi daha iyi anlıyorum.

Şarkı söylemek benim için hiçbir zaman “hedef” olmadı; doğal bir ihtiyaçtı. Doğal akışında gelişti. Ve bugün geriye dönüp baktığımda, o küçük kızın aslında sahneyi değil, bir yere ait olmayı aradığını daha net görüyorum. Müzik benim için erken yaşta bir sığınak oldu; korkumu, yalnızlığımı, sevincimi, hayalimi içine koyabildiğim bir alan. Eurovision geceleri de bu yüzden sadece eğlence değil; başka ihtimallerin var olduğuna dair, küçük bir çocuğun kalbinde büyüyen büyük bir umut gibiydi.

Kayahan’dan kalan en kıymetli cümle: Şarkıya yalan söylememek

-Kayahan ile 1989'da Melankoli ve 1990'da Gözlerinin Hapsindeyim süreçlerinde birlikte çalıştınız. Müzik dünyasında Kayahan Okulu’ndan mezun bir sanatçı olarak, ondan öğrendiğiniz ve bugün bile uyguladığınız bir altın kural var mıdır?

Demet Sağıroğlu: Şarkıya yalan söylememek. Benim için Kayahan’dan kalan en kıymetli cümle bu olur. Duyguyu büyütmek serbestti ama sahte olmaya asla. Çünkü bir şarkı, ne kadar iyi giydirilirse giydirilsin, içinde gerçek yoksa kendini ele verir. Dinleyici belki bir an etkilenir ama kalıcı olan şey, o samimiyetin dinleyenin ruhuna dokunmasıdır. Kayahan bunu sezgisel olarak da, çalışma ahlakıyla da çok iyi bilirdi.

Bir de disiplin… İlham gelsin diye beklemezdi; ilhamı çalışarak çağırırdı. Saatlerce aynı cümleyi evirip çevirir, en doğru yere oturtana kadar bırakmazdı. Ben bugün bile bir şarkının başına oturduğumda, bazen içimde onun sesi gibi bir şey belirir: “Burada daha derin bir gerçek var, acele etme.” Bu, bazen yorucu ama çok sağlam bir pusula. Çünkü insan kendi kolaycılığına düşmeye meyilli; o disiplin de seni o kolaycılıktan çekip çıkarıyor.

Kayahan’la çalışmak bana sadece müzik yapmayı değil, müzik üzerinden hayata bakmayı da öğretti. “Bunu gerçekten hissediyor muyum?” sorusunu kendime sormayı ondan öğrendim. Zamanla fark ettim ki bu sadece sanatsal bir ölçüt değil; bir karakter ölçütü. Bir cümleyi sırf güzel duruyor diye söylemekle, onu gerçekten içinden gelerek söylemek arasında büyük bir fark var ve o fark, dinleyicinin kalbine bire bir geçiyor.

“Sürekli bir “görünürlük” değil, ortak bir hafızaya girme hâli”

“Herkes egosunu kapının dışında bırakmıştı”

“Bugünün Demet’i o taşların üstünden daha yavaş geçerdi belki…”

“İnsan, farklı odaların ışığıyla kendini tamamlıyor”

-Nilgün dizisinde başrol oynadınız ve Bir Demet Yasemen müzikalinde Belgin Doruk'u canlandırdınız. Sanatın her dalında (resim, heykel, seramik) üretim yapan biri olarak, bu dalların Demet Sağıroğlu’na hissi nedir? 

Demet Sağıroğlu: Sahne güç verir, atölye iyileştirir. Oyunculuk disipline sokar. Hepsi birbirini tamamlıyor. Şarkı söylerken açılıyorum, üretirken toparlanıyorum. Sahne, insanın duygusunu büyütüp dışarıya taşıdığı yer; atölye ise o duyguyu alıp içerde yeniden şekillendirdiği yer.

Atölyede kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değilsin; orada sadece kendinle baş başasın. Sahne ise tam tersi, herkesle aynı anda buluştuğun yer. Bu iki uç arasında gidip gelmek beni canlı tutuyor. Birinde “kendime dönüyorum”, diğerinde “kendimden taşıyorum.” Oyunculuk da bana, kontrol etmeyi ve odaklanmayı öğretiyor; o disiplin, şarkıda da işime yarıyor.

Bazen, “Hangisi gerçek sen?” diye soruyorlar. Hepsi. Çünkü insan tek bir odada yaşayan bir şey değil. İnsan, farklı odaların ışığıyla kendini tamamlıyor.

“Burada benim köküm var, dilim var, hikâyem var”

-2014-2021 yılları arasında New York’ta yaşadınız. Türkiye'ye dönme fikri ilk ne zaman oluştu? Orada sizi çeken şey neydi? Türkiye’de ne ağır bastı?

Demet Sağıroğlu: New York bana sadeleşmenin bir eksilme değil, güçlenme olduğunu öğretti. Daha bilinçli seçimler ve daha geniş bir iç alan… Bu hem müziğime hem hayata bakışıma yerleşti. Orada kendimle yeniden tanıştım. Ne istemediğimi ayıklayınca, ne istediğim çok netleşti. Bu berraklık müziğime de hayatıma da geçti.

Orada anonim olmak bana büyük bir özgürlük verdi. Kimse benden “Demet Sağıroğlu” olmamı beklemiyordu; sadece insan olmama izin vardı. Bu da içimdeki sesi daha çıplak hâliyle duymamı sağladı. Bazen insan, kendini en çok “kimse senden bir şey beklemediğinde” görür. New York bana bunu verdi.

Türkiye’ye dönüş ise bir çağrıydı. Burada benim köküm var, dilim var, hikâyem var. İnsan bazen dünyanın en büyük şehrinde bile “kalbim başka yerde atıyor” diyebiliyor. Benim için ağır basan şey; aidiyetin sesi oldu. Ve bu dönüş, yeniden başlamak değil; zaten içimde çoktan başlayan şeyi yerine oturtmaktı.

“Zamanın içinden geçip hâlâ burada”

-Klasikleşmiş şarkılarınızın yeni jenerasyon tarafından bu kadar sahiplenilmesi size zamanın gardiyanını yendiğinizi hissettiriyor mu?

Demet Sağıroğlu: Zamanı yenmek gibi değil; zamanla anlaşmak gibi. Şarkıların artık bana değil, dinleyene ait olması çok kıymetli. Çünkü bir şarkı sizden çıkıp başka birinin hayatına girdiğinde, sizin kontrolünüzden çıkar ve özgürleşir. Bu özgürleşme bazen insanı hüzünlendirir ama aslında çok büyük bir mutluluktur da.

Genç birinin şarkılarımdan birini kendi hikâyesine yerleştirdiğini görmek, bir sanatçı için tarifsiz bir duygu. O noktada şarkı artık geçmişe değil, bugüne aittir. Bu da insanı zamanla barıştırıyor. “Zaman geçti” demiyorsun; “zamanın içinden geçip hâlâ burada” diyorsun. Ve bence sanatın en güzel yanı da bu; bir şeyin, senden bağımsız yaşaması.

“İnsanı bir ahlâka çağırıyor”

-Cem Adrian ile seslendirdiğiniz parçanızın sözlerinde “Bir gün gideceğim buradan kimseye seslenmeden / Yorgunluğu mutsuzluğu kimseye yük etmeden” diyorsunuz. Bu sözleri New York’a gidiş kararınızdan önce kaleme almış olmanız, o dönemki ruh halinizin kehaneti miydi? İnsan gerçekten arkasında hiçbir hırs, kırgınlık veya Allahaısmarladık bile bırakmadan gitmeyi başarabiliyor mu, yoksa bu sadece şarkılarda mümkün olan bir hal mi bu?

Demet Sağıroğlu: Tam anlamıyla değil belki. Ama niyet etmek mümkün. Şarkılarda daha kolay, hayatta biraz daha zor. O sözleri yazdığımda New York kararı yoktu ama ruhumda bir yer çoktan yola çıkmıştı. İnsan bazen önce içinden gider; sonra bedeni onu takip eder. O cümleler de biraz bunun kaydı gibi.

Kimseyi kırmadan, kimseye yük bırakmadan gitmek belki tam mümkün değil. Çünkü insan dediğin şey, iz bırakmadan yürüyemiyor. Ama şunu yapabilirsin: kırgınlığı büyütmemeyi seçebilirsin, hırsı sırtına alıp taşımamayı seçebilirsin, “yük” olmayı değil “vedayı” seçebilirsin. Ben bu cümleleri bir ideal gibi seviyorum; çünkü insanı bir ahlâka çağırıyor: “Hafifle.”

Gitmek bazen kaçmak değildir; bazen kendine alan açmaktır. O sözleri yazarken de aslında bunu arıyordum: Daha az yük, daha çok nefes. Şarkı, bu isteğin aynası oldu. Hayatta zor ama niyet etmek bile insanı değiştiriyor; çünkü niyet, davranışı şekillendiriyor.

“Dönmek yenilgi değildir”

-Son olarak genç okurlara bir mesajınız olur mu? 

Demet Sağıroğlu: Acele etmeyin ama vazgeçmeyin. Beklemek bazen tembellik değil, hazırlıktır. Dönmek yenilgi değildir. Kendiniz olmak zor ama en doğru yoldur. Çünkü herkes size bir rol biçmeye çalışabilir; ama siz kendi rolünüzü yazmadığınızda, başkasının yazdığı hikâyede figüran kalırsınız.

Herkes çok hızlı olmak zorunda hissediyor: Hemen başarı, hemen görünürlük, hemen sonuç… Oysa hayat bir yarış değil. Kimi zaman durmak, kimi zaman beklemek insanı olgunlaştırır. En önemli şey, kendi sesini kaybetmemek. İç sesinizi kaybettiğinizde hızın da, başarının da bir anlamı kalmıyor.

Instagram 

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

İçeriğin Devamı İçin Tıklayın

Popüler İçerikler

Belirlenen Emekli Maaşı Zamının Ardından Şimdi de Bayram İkramiyesi Sızdı
Survivor'da Engincan'ın Bayhan'ı Taklit Ederek Dalga Geçmesi Tepki Çekti
EYT’liler Dahil Edildi, Yaş Sınırı Yok: Emeklilere Ücretsiz Olan Yerler ve İndirim Avantajları