90’lar Uçurum ve Zirve

Arkadaşlar herkese sevgiler.

Geçtiğimiz günlerde podcast’e inanılmaz güzel bir bölüm yükledik. Bu bölümümüzde arkadaşım Hande öyle güzel bir konu belirledi ki 80’lerde doğup 90’ları yaşamış şanslı kişiler olarak bizler bu sohbetten inanılmaz keyif aldık. Yaklaşık bizim yaşlarımızda olanların o yılları keyifle anacağı, küçüklerinse belki şaşıracağı belki haline şükredeceği belki de son derece imreneceği ama eminim o yıllara dair çok şey öğreneceği bir sohbet dinleyecekler. 

Okumaya sevdalılar içinse bir imkan oluşturalım bu sohbeti köşeme ekleyelim istedik.

Röportaja geçmeden önce arkadaşım Hande’ye bu projesi, harika zekası ve emeği için çok teşekkür ediyorum.

Buyrun efendim 90’lı yıllara bir yolculuk...

Hande: Merhaba, Dil Kuralsızlarının entelektüel kaşifleri! Ben Hande. Bugün, zamanın dokusunu eğip büken, kendi koordinatlarında hem uçurum hem zirve olan bir on yıla dalıyoruz: 90’lar. Bizi çağıran o yıllara, bazı öğretmen adayı genç öğrencilerimin “Hocam, anlatın, nasıldı o yıllar?” diye merakla sorduğu bir pasajın içine giriyoruz. Kendinizi bu auranın nostaljik izlenimlerine adapte ettiyseniz, bu estetik zaman makinesinde analog bir hafızanın içine adım atın; çünkü 90’lar, sadece bir dönem değil, bir düşünce deneyi, bir algı haritası.

90’lar, iklimin henüz bozulmadığı; ilkbahar ve sonbaharların kendine özgü bir karakterle ayırt edildiği, atmosferik çeşitliliğin hissedilebildiği bir evreydi. Bugünün kuşakları bilmez ama o dönemde mevsimler bile kendi içinde bir figürasyona sahipti. Kışların sert soğuğu, kar tatilleri; yazların yakıcı ama bugünkü gibi aşırılıklarda uzun uzadıya dalgalanmayan sıcağıyla tanımlı olduğu bir dünyaydı. Radyolar, o dönemler altın çağını yaşayan Whitney Houston’ın vokal gücünden Mariah Carey’nin melodik mimarisine uzanan bir ses spektrumuyla, özel kanalların özgür frekanslarında yankılanırdı. 80’lerin tekilliği, o kelebek tokalı, kabarık saçlı, vatkalı dünyası, 90’ların başında minimalizmin duru ama belirgin hatlarına evrilmişti. Cep telefonları? Henüz bir bilimkurgu hayali. İletişim, kablolarla bağlı, ama zihinler bir o kadar uçsuzdu.

Bu on yıl, adeta bir görelilik deneyi gibiydi. Zaman, Einstein’ın formüllerinden ayrılarak başka bir perspektifte bükülüyordu: Hızlı, kaotik, yüksek voltajlı bir toplumsal armoniyle akarken, aynı anda bireyin içsel mesafesiyle yavaşlıyor, duruyor, hatta kendi balonunda asılı kalıyordu. 90’lar, Berlin Duvarı’nın tozunun henüz havada uçuştuğu, post-soğuk savaş ironisinin gençlerin diline yerleştiği bir çağdı. MTV’nin renkli ekranları, fanzinlerin loş sayfaları, ICQ’nun karakteristik bildirim sesleri ve Grunge’ın yırtık kotları, bu dönemin estetik ruhunu ortaya koyuyordu. Euphoria ve Nirvana, bir arada, aynı anda; ne sadece uçurum, ne sadece zirve, ama ikisinin kavşağında bir alan.

Peki, 90’lar gençliği bu deneyi nasıl yaşadı? Toplumsal hızın içinde mi kayboldu, yoksa kendi içsel koordinatlarını mı çizdi? İşte bu bölümde, o yılların renklerini, estetiğini ve felsefi sezgi hattını çözüyoruz. Hazırsanız, 90’ların zaman bükümüne dalıyoruz. Ve bunu, Burçak’la birlikte yapıyoruz. Evet, sevgili Burçak. Yine beraberiz. Az önce kışların sert, yazların yakıcı olduğu o 'atmosferik çeşitliliğe' vurgu yaptım. 90'ların o belirgin mevsimleri, senin kişisel hikayende en çok hangi duyguyu ya da anı tipini çağrıştırıyor? Mesela, kar tatili mi, yoksa uzun yaz akşamları mı?

Burçak: Ne güzel bir ikilem bu Hande…

Kar tatili mi, yoksa uzun yaz akşamları mı?

Aslında bu iki zaman dilimi benim için iki ayrı evren gibiydi. Biri sessizliğin, diğeri sesin hüküm sürdüğü evren.

Ben Bolu’nun orman lojmanlarında büyüdüm. Penceremden baktığımda her mevsim başka bir tablo gibiydi. Kusursuz bir şekilde değişirdi manzara.

Kışın her şey beyaz ve ağırdı. Sanki dünya kendi üzerini örter, sessizce dinlenirdi. Yazınsa doğa birden yeniden doğar, yapraklar konuşmaya başlardı.

Ve ben her iki haliyle de büyülenirdim. Çünkü fizik bana çok sonraları anlattı ki, evrende her şey bir titreşimdir.

Ama ben bunu ilk olarak kar tanelerinin sessiz düşüşünde duymuştum.

Hani derler ya her bir kar tanesini ve her bir yağmur damlası bir melek indirir diye…

Tabi bu arada çocukluktaki tatiller hiç unutulur mu 

Çocukken, kar tatili haberi geldiğinde içim tarifsiz bir coşkuyla dolardı. Annem pencereyi aralayıp “Yine tipi bastırmış, okullar tatil olmuş” dediğinde, dışarıda karın altında arkadaşlarımızla oynayacağımız saatleri düşünürdüm.

Ama o beyaz sessizlikte başka bir şey daha vardı.

Bir tür huzur.

Bir tür zamanın durması hali.

Sanki dünya nefes alıyor, ama hiç ses çıkarmıyordu.

Sabahın erken saatlerinde, sobanın üzerinde çay kaynarken çıkan buharın camı buğulandırdığı o manzara hâlâ gözümün önünde. Bir de o buğunun üzerine yaptığımız resimler…

İkiz Kardeşimle eldivenlerimizi takar, kartopu oynarken gülmekten karlara düşerdik.

Kardan eldivenlerimiz de ıslanırdı bir süre sonra ellerimiz donardı resmen ama biz yine de oynamaya devam ederdik

Ama beni en çok etkileyen, ormandan gelen seslerin kar altında bile nasıl varlığını sürdürdüğüydü: uzaklardan bir ağaç dalının kırılışı, bir karganın tek sesi, rüzgârın dalları okşayışı…

Ben o seslerin içinde, sanki evrenin gizli formüllerini duyardım.

Henüz “kuantum” kelimesini bilmiyordum ama o titreşimlerin, o küçük değişimlerin bir bütüne ait olduğunu hissediyordum.

Karın altında yürürken, ayaklarımın çıkardığı “cırt” sesi beni hep düşündürürdü:

Neden karın sesi böyle kadife gibi yumuşak ama netti?

Sonraları öğrendim; kar taneleri birbirine sürtündüğünde hava hapsolur ve o hava sesin yankısını emer.

Ama o zamanlar bunu sadece sezgisel olarak bilirdim, içimden “kar sessizliği öğretir insana” derdim.

Belki de o yüzden kar tatilleri benim için sadece oyun değil, bir tür meditasyondu.

Zamanın akışını duymak, sessizliği dinlemekti.

Tabi bir de babamın kendi elleriyle yaptığı kızakla bizi kaydırmasını asla unutamam

Kışı benim için en anlamlı kılan hatıralardan biridir bu. Yine kendi ellerimizle yaptığımız burnu havuçlu gözü zeytinli kardan adamları söylemiyorum bile

Ama uzun yaz akşamları…

Ah Hande, onlar bambaşkaydı.

Gün batarken, ormanların içinden süzülen ışığın rengi değişirdi.

Her şey altın gibi parladığında ben kendimi seyrettiğim o tablonun içinde hissederdim.

Kuşlar susar, cırcır böcekleri devralırdı senfoniyi.

Biz çocuklar, sokağın ortasında toz toprak içinde oyunlar oynardık. Ateş yakar közünde patates pişirirdik.

Oyunlar bitmezdi, sadece karanlık bastığında dururduk. Ve yine o ateşin etrafında gitar eşliğinde topluca arkadaşlarımızla şarkılar söylerdik.

Ama o karanlık bile korkutmazdı bizi; çünkü gökyüzü yıldızlarla doluydu, ve o yıldızlar bizim fenerimizdi.

Bir yaz akşamı hatırlıyorum; babam yıldızları gösterip “Bak, bu Kutup Yıldızı. Diğerleri hareket eder ama o hep sabittir” demişti. Ayrıca büyük ayı ve küçük ayının yerlerini de göstermişti

Ben o an büyülenmiştim.

Bir yıldızın hiç kıpırdamadan binlerce yıl aynı yerde kalabilmesi bana mucize gibi gelmişti.

Şimdi bir fizikçi olarak biliyorum ki, aslında hiçbir şey tam anlamıyla sabit değil.

Ama o yaşta, o yıldız bana bir merkez duygusu vermişti, belki de o yüzden evrende düzen arayışım hep sürdü.

Yaz akşamlarında zaman başka akardı.

Annemin özellikle pazar günleri ikinci saatlerinde pişirdiği poğaçanın kokusu nasıl iştah açardı.

Komşuların sohbet sesleri birbirine karışır, radyodan 90’ların o içli şarkıları gelirdi. Sezen Aksu’nun bir şarkısı, Tarkan’ın ilk albümünden yankılanan gençlik coşkusu…

O şarkılar bizim yazlarımızın arka fonuydu.

Ve ben her notada, insanın içindeki titreşimi, evrenle rezonansa girdiği anı hissederdim.

Kar tatili ile yaz akşamı arasında seçim yapmam gerekse, sanırım seçemem Hande.

Çünkü biri bana sessizliği öğretti, diğeri sesin güzelliğini.

Biri içe dönüş, diğeri dışa açılıştı.

Ve ikisi de hayatın bir parçasıydı, tıpkı doğadaki denge gibi.

Kışın karla kaplanan orman, yazın yemyeşil bir cennete dönüşürdü; her şey bir döngüydü.

Ben o döngüyü seyrederken, evrenin matematiğini değil, ruhunu anlamaya başladım.

Şimdi geriye dönüp bakınca fark ediyorum:

Belki de fizik, o kar tanelerinin düşüşünü anlamakla başladı içimde.

Belki de gökyüzüne bakıp o yıldızların sabrını görmekle başladı.

Her iki mevsim de bana evrenin sırlarını fısıldadı, biri beyaz bir sessizlikle, diğeri altın bir ışıkla.

Ve ben hâlâ her kış günü bir fincan çay alıp pencereye oturduğumda, o iki zamanın arasında kalırım.

Biri bana der ki: “Dur ve dinle.”

Diğeri fısıldar: “Koş ve hisset.”

İkisini de dinlerim. Çünkü ben hem karın sessizliğinde, hem yazın sıcaklığında büyüdüm.

Ve sanırım insanın içindeki denge de tam orada gizli:

Sessizliğin içinde ışığı, gürültünün içinde huzuru bulabilmekte…

Burçak: Peki, ben de sana şöyle bir şey sormak istiyorum, Hande. 90'lı yılları tek bir anda dondursak; bu ana ait en belirgin imaj, o anda duyduğun en net ses ve o anı tanımlayan tek bir esans ne olurdu?

Hande: Sanırım o dönemi tek bir imaj, tek bir ses, tek bir esansla ifade etmek biraz zor; çünkü o yıllar hem zamanın yavaş aktığı, hem de garip bir şekilde bugünkü hızlı yaşantımızın temelleri olduğundan değişime ve ivmeye çok açık bir yaşanmışlık kümesi, adeta bir kristal küreydi. Parlak, ışıltılı bir kristal küre. Benim 90’lı yıllarım çocukluktan çıkış ve ilk gençlik evresine denk geliyor ve temel çizgileriyle İstanbul Kadıköy, Moda, Fenerbahçe, Bağdat Caddesi ile Bostancı hattında geçiyor. Deniz parfümlü, rüzgârlı bir hat. Alışveriş merkezi yok, bu kadar çok sayıda market yok. Kahve zincirleri yok. En sofistike mekân Bağdat Caddesi ama bugünkünden çok daha özgün ve evetçok daha sofistike. Işıldayan, zarif bir sofistike. Dünya markalarının erken girişi: 90'larda hautecouture butikleri (örneğin, Christian Dior'un sofistike aksesuarları) ve yerel tasarımcılar, Cadde'yi İstanbul'un 'moda merkezi' yapmıştı. Bu, bugünkü AVM'lere kıyasla daha kişiselleştirilmiş ve az kalabalık bir alışveriş deneyimiydi. Bugünkü gibi fast-food zincirleri (Burger King 90'larda yeni açılmıştı) yerine, butik kafeler ve yerel pastaneler hâkimdi; bu, daha 'rafine' bir sosyal etkileşim sağlıyordu diyebiliriz. 2000'lerdeki kafe patlamasına kıyasla, 90'lar daha az ticari, daha organik bir kültürel çeşitlilik sunuyordu. Özetle, gittiğimiz kafelerden mağazalara kadar, standart kalıplardan öte “karakter” vardı. Bizlerse bu auranın yaşayanı ve aynı zamanda dışavurumlarıydık. Hani diyelim, 90’lı yılların başı çocukluğun son günleri. Yavaştan gençliğe adım atarken, hani hayatında yüzüne ilk kez fondöten sürmüşsün ama bugünün çocukları gibi çok da erkenden büyümemişsin. Yumuşak, natürel bir geçiş. Bu yüzden kozmetik bile bugünün renklerinden çok daha renkli. Koyu kahverengi ruj modası, bir de sadece parlak şeffaf oje kullandığımızı hatırlıyorum. Beraberinde Elton John, SineadO’Connor, George Michael, Tori Amos gibi sesler ve Sertab Erener şarkılarının kronolojik akışı benim hafızamda çok baskın. Esanslar da tabii ki hafızanın güçlü uyaranları. Nezih Kitabevi eski kitap + mürekkep kokusu. Vakko Mağazası deri çanta + parfüm karışımı. Lüks, baştan çıkarıcı bir karışım. Tüm bu dönemsel duyumsamaların ve uyaranların totalinde, anılarımın “euphoria” sı, yani taşkın mutluluğu, mekanlar ve tüm görsel kesitler; “nirvana” sı, yani içsel doyum ve dengesi ise o günlerin esanslarla bütünleşen ruhani dinginliği, geçmiş ve gelecek olanın farkındalık izleri. Ebedi, tılsımlı izler. 

Senin anlattıklarınla benim dünyam çok farklı ben Bolu’da 90larını yaşamış biri olarak hayatımın çoğunu çarşıdan bile uzakta site boyutunda yaşadım.

Hande: Bugün konuşmamız bir değil, iki anahtar kelime üzerinden akacak: Euphoria… ve Nirvana. Neden birlikte? Çünkü biri patlıyor, diğeri susturuyor – bir yıldırım, bir ay tutulması. Euphoria? Cobain’in ‘Here we are now, entertain us!’diye ilan ettiği anın ta kendisi. Anlık, taşkın, durdurulamaz bir meteor yağmuru gibi. Nirvana? Aynı şarkının sonunda gelen ‘A denial… a denial…’ tekrarı. Grunge’ın loş stüdyosunda, kitapçı rafında yankılanan sessiz yeniden varoluş. İçsel, durgun, yeniden kurulmuş bir bilinç  bir katedral boşluğu, ya da boş bir sanat galerisi sessizliği gibi. 90’lar? Hızın ve durgunluğun aynı anda yaşandığı tek dönem bir şehrin neon ışıkları ile gece yarısı sükuneti. Bir yanda teknonun nabzı, öte yanda millenyumun iç dünyalardaki kaygısı. Euphoria patlatıyor. Nirvana toparlıyor. Ve biz, tam ortasında… hem yükseliyor, hem duruluyoruz.

Şimdi gelelim kelimelerin etimolojisine. “Euphoria… Bu kelimeyi duyduğunuzda aklınıza ne geliyor? Yunanca’ya inelim tam olarak M.Ö. 1700’lere. Eu ‘iyi, güzel’. Phero  ‘taşımak’. Birleşince: ‘İyi taşımak’  ama tıpta hayata geliyor.Hipokrat, hastanın ateşinin düşüp birden iyi hissettiğini gördüğünde not düşüyor: ‘Eupherein’ “vücut yükünü iyi taşıyor”. Ortaçağ’da Latince’ye geçiyor: ‘Euphoria’  ‘kolay başlangıç hali’. **1700’lerde İngiliz tıbbına giriyor: Opium’un yarattığı o ani, taşkın mutluluk  ‘euphoric state’. 90’lara gelince? Rave ışıklarında patlıyor. CK One şişesi açıldığında fışkıran tazelik, Cobain’in yüksek tonlamalarındaki elektrik hepsi o eski Yunan ‘iyi taşıma’ nın modern patlaması. Euphoria: Yükü unutturan, anı taşıyan, durdurulamaz bir taşkınlık. Ve biz hâlâ onu taşıyoruz.

Ve Nirvana… Peki bu kelimeyi duyduğunuzda aklınıza ne geliyor? Kökenine inelim tam olarak M.Ö. 1500’lere, Vedik metinlere. Nir ‘dışarı, öte’. Vāna ‘üflemek, esmek’. Birleşince: ‘Sönmek, esip gitmek’  ama Budizm’de ortaya çıkıyor. ‘Nirvāna’  arzuların rüzgârı esip gidiyor, ateş sönüyor. Ortaçağ’da Pali diline yerleşiyor: ‘Nibbāna’ sükûnet hali. **1800’lerde Batı dünyasına giriyor: Schopenhauer ve Wagner’in felsefesinde ‘sonsuz huzur’ diye çevriliyor  ‘nirvanic peace’. 90’lara gelince? Grunge sahnelerinde patlıyor. Nirvana’nın “Something in the Way”indeki o boğuk nakarat, sessizliğin içinde kaybolan her şey.  hepsi o eski kök ‘esip gitme’ nin modern sükûneti. Nirvana: Arzuyu söndüren, bilinci aydınlatan, özüne dönmüş bir dinginlik. Ve biz hâlâ onu arıyoruz. Ve Burçak, sana dönüyorum. Peki, euphoria’nın anlık patlamasıyla nirvana’nın sessiz dağılışı arasında, sence 90’ların ruhu hangisini daha çok özlüyor: Yükselişi mi, yoksa inişi mi?

Burçak: 90’larda çocuk olmak, zamanın nabzını hissedebildiğimiz bir çağda büyümekti.

Hiçbir şey aceleyle yaşanmazdı; her ses, her koku, her mektup, her oyun bir anıya dönüşürdü.

Bolu’da bizim lojman sokağımız ormanla çevriliydi. Sabahları çam kokusuyla uyanır, akşamları sakince gökyüzünün kızıllığını izlerdik.

Sanırım farkında olmadan Nirvana’yı yaşıyormuşuz.

Televizyon sadece belli saatlerde açıktı, geri kalan zaman “gerçek hayat”tı.

Toprakla, taşla, arkadaşlarımızla, hayallerimizle oynardık.

Bir sopayı mikrofon, bir kartonu gitar yapardık; bazen kendimize sahne kurar, bazen de bir ağacın tepesine çıkıp evrenin merkezini arardık.

Bugün dönüp bakınca fark ediyorum, o çocukluk bizi sabırla yoğurmuş.

Bir şeyleri beklemeyi bilirdik.

Oyun bittiğinde “yeniden başlat” tuşu yoktu; hatayı da, kaybetmeyi de kabul ederdik.

Belki o yüzden şimdiki dünyanın hızına alışamıyorum bazen çünkü ben her şeyin biraz “yavaş” yaşandığı bir çağda kalbimi büyüttüm.

Ve belki de en güzeli, merakın kendisiydi.

O yıllarda merak, internette aranmazdı; sokakta, gözle, dokunarak öğrenilirdi.

Bir karıncanın yuvasını dakikalarca izleyip, onun evini nasıl taşıdığını anlamaya çalışırdım.

Farkında olmadan, bilimin ilk derslerini doğadan alıyordum.

90’larda çocuk olmak, aslında evrenin kalbine daha yakın olmaktı.

Çünkü hiçbir şey bizi o dünyadan ayırmıyordu ne ekranlar, ne duvarlar, ne gürültü.

Sadece biz vardık, toprağın üzerinde çıplak ayaklarımızla.

Yani ben Nirvana’yı özlüyorum açıkçası diyebilirim.

Burçak: Kaset ve VHS’nin pürüzlü dokusu, dijital kusursuzluğun hayaletiyle karşılaştığında, sen hangi tarafın duygusal izini taşıyorsun? Pürüz mü huzur verir, yoksa temizlik mi? Bu ikilemde Euphoria mı sana yakın, yoksa Nirvana mı?

Hande: Ah, buyurun. İşte tam da bahsettiğimiz o ikilem, o lanetli 'ama' ile başlayan hayat felsefemiz. Elbette, bir mükemmeliyetçi, her şeyi sıfır hata ile arayan biri, dijitalin o klinik temizliğini sevmeliydi. Hiçbir kare atlamadan, hiçbir nota aksamadan akan o hayalet veriyi... Ama işte o 'ama' geliyor ve tüm bu düzeni bozuyor: Plaklardaki cızırtıların bugünümde bana cazip, çekici, sofistike, ilham verici ve hatta huzurlu gelmesi gibi. Bu, basit bir nostaljiden öte entelektüel bir retorik, bir zihin oyunu bence. 90'ların başında, elime ilk geçen o bandı uzamış, sesleri bozulmuş kaseti hatırlıyorum. Bir arkadaşım kopyalamıştı, kim bilir kaçıncı nesildi. Mesela, DepecheMode'un Violator'ündeki her nota, o banttaki pürüzün içinden geçerek geliyordu. O ses, tam olması gerektiği gibi değil, yaşandığı haliyle geliyordu. Veya  hani sinemaların yeniden canlanmaya başladığı, ama video evresinin henüz tamamlanmadığı o günlerde Cumartesi sabahı video oynatıcının (VCR) 'tracking' ayarıyla dakikalarca uğraşıp, Backto the Future'ın görüntüsünü sonunda stabilize ettiğimiz o an... O netlik, dijitalin kalıcı netliğinden daha değerliydi; çünkü o anlık, kısa süreliğine sağlanan bir uyumdaydı.

Pürüz kaçınılmazsa, onu anlamlı kılmak bir zorunluluk. O cızırtı ve pürüz, dijitalin 'ben hep buradaydım' soğukluğunun aksine, bize o anın geri gelmeyeceğini, gideni anlatır. Kusursuzluk peşindeki o boğucu baskıdan kurtulmak için, ben kasetin sunduğu o metaforik elitliği ve estetiği seçiyorum. Bu, bir vazgeçiş değil, pürüzü kusursuzluğun ötesinde bir değer olarak konumlandıran net bir yönelim. Soruya dönersek: Hangi tarafın duygusal izini taşıyorum? Kesinlikle pürüzün izini. Çünkü pürüz bana gerçeklik, derinlik ve çok boyutluluk hissi veriyor. Bu his, mutlak temizlikten gelen yüzeysel bir tatmin değil; tam aksine, hayatın iniş çıkışını kabul etmenin getirdiği mutlak dinginliğe (Nirvana'ya) giden yol olabilmeye bence daha yakın. Hele ki bugünün prodüksiyonları teknolojik kalite açısından zirvede olmasına rağmen, o prodüksiyonların ta kendisinde hâlâ “pürüzler” barındırması işte bu çelişki tam da buraya tam anlamıyla uyuyor. Çünkü o pürüzü algılamak, nihayetinde yapabileceklerini ve yapamayacaklarını ayırt etme yeteneğine dayanır. Bu ayrım, bir mükemmeliyetçi için en yüksek eylemdir. Ancak, o entelektüel yükselme ve aktif tatmin (Euphoria'nın zekâya ve akla dayalı hali) de devrededir. Çünkü pürüzü pasif bir şekilde kabul etmiyorum. O pürüzün içindeki dengeyi, o anlamlı nostaljinin kurgusal çatısını inşa ediyorum. Zarafetten uzak hallerimiz şu an daha dayanılmaz bir cızırtı ve pürüz bence. Kasetin bozuk sesindeki o metaforik derinliği analiz etme eylemi, saf bir hazdan daha büyük, akla dayalı bir coşku kaynağı. Bence asıl mükemmellik işte burada. 

Burçak: Kusur kusursuzluktur ve kusur tatlıya atılan bir tutam tuzdur çünkü tadını ortaya çıkarır.

Hande: Senle sohbetimize başlamadan, elimdeki soruları tekrar okurken birden 1997-98 dönemleri gözümde canlandı. 18-19 yaşındayım; birbirimize “ruh ikizim” dediğimiz arkadaşım Çiğdem ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde, Laleli’deki dersler ile Anadolu yakası arasındaki mesafe günlük bir geçiş. İtalya’daki lise arkadaşımdan mektup beklerdim. O Milano’daydı. Bekleyiş diye ayrı bir zaman dilimi yoktu; hayat zaten akıyordu. Yine de akşamları eve geldiğimde sık sık gelen postaları kontrol ederdim ve bu eylem, kendi başına haz verici, eğlenceli bir deneyimdi. Mektubun varlığı ya da yokluğu fark etmezdi; o kontrol anı, günün akışına dahil bir mikro-ritüeldi. Bir tür kontrollü rastlantı, zihnin özgürce dolaştığı kısa bir ara alan. Aklıma gelen bir başka detay ise, fotoğraf çekmeye meraklı bir başka arkadaşım. O dönemin en havalı fotoğraf makinelerinden birini epey tüksek fiyata satın almış. Fotoğrafları bastırmak için Kadıköy’deki fotoğrafçıya götürürdük. “Yarın gel” derlerdi. Hedef, ele geçecek maksimum 36 poz fotoğraf. O bir gün boyunca, Kadife Sokakta kahve içip çektiği fotoğrafları konuşurduk: Birimizin doğum günü pastası, bir kedinin uyurken pozu, Kadıköy boğa heykelinin estetik detayları... Bizim deli dolu hallerimiz… Gibi gibi… 

Neyse… Derken, üniversite bitti, iş hayatı başladı, WhatsApp geldi, e-posta geldi, akıllı telefonlarla yüzlerce fotoğraf çekebilme lüksü geldi, her şey anında. Şimdilerde maalesef bilinçli olarak beklemeyi yeniden üretemiyorum. Mevcut düzen sabırsızlaştırdı beni; bu ivme, insan kapasitesine, tabiatına aykırı. Bir şarkıyı bile baştan sona dinleyemediğim anlar oluyor. Zihin hep bir sonraki ana zıplıyor ama bu bir illüzyon; bir sonraki an diye bir şey yok aslında. Bu döngü bitmek bilmiyor. Beklemek ritüelin parçasıyken, zihnim özgürce işlerdi. Bugün anında erişim, düşünme aralığını aldı. O mikro-ritüel bitti. Burada sana sormak istiyorum, Burçak: Beklemek zorunluluğun değil ritüelin parçasıyken, zihnin nasıl çalışıyordu? Bugün anında erişim, düşünme aralığını senden çaldı mı; yoksa hâlâ o bekleyişte küçük bir Nirvana, yani bir mutlak dinginlik bulabiliyor musun?

Burçak: Ah ah beni nerelere götürdün Hande. Bolu’nun karlı bir akşamıydı.

Elektrikler kesilmişti, dışarıda tipi vardı; sobanın çıtırtısı, yanan birkaç mumun alevi karın sessizliğine terapi gibi eşlik ediyordu.

Annemin demlediği çayın kokusu eve yayılmış, babam küçük bir gaz lambasının ışığında kitap okuyordu.

Ben pencerenin kenarına oturmuş, dışarıda savrulan kar tanelerini izliyordum.

O kadar çok, o kadar yoğun yağıyordu ki, bir an dünyanın sadece beyazdan ibaret olduğunu sandım.

Ve o anda içimde tuhaf bir his uyandı sanki doğa bana görünmeyen bir dengeyi anlatıyordu.

Her kar tanesi farklıydı ama birlikte birmiş gibi görünüyorlardı uzaktan; tıpkı insanlar gibi…

Her biri eşsizdi ama bir araya geldiklerinde bir bütün oluyorlardı.

O gün içimde bir şey kıpırdadı.

Daha sonra fizik okuduğumda, “simetri”, “kaos” ve “birlik” kavramlarını öğrendim ama kökleri hep o akşamdaydı.

Belki de bilime duyduğum sevgi, ve içimdeki Nirvana’ya ulaşmak isteyen o dinginlik hep o beyaz gecede başladı.

Çünkü o gece, karın yağışında bile bir düzen olduğunu hissettim, görünmeyen ama sezilen bir yasaydı o.

Ve o anı, hâlâ her kış günü hatırlarım; kar pencereme vurduğunda içimde hep aynı sessizlik yankılanır: evrenin dili sessizliktir.

Burçak: Handeciğim biraz emeği konuşalım istiyorum. Bir şeyler uğruna sarf edilen çabayı…

90’lara ait bir başka boyut, mesela bağımsız plak dükkanları ve seçici yoksunluk… Bir şeyi bulamadığında, kendini daha mı “kendin” gibi hissediyordun? 90’larda internet yoktu; bir şarkıyı bulmak için plakçı dolaşmak, bir bilgiyi dergilerden kesip yapıştırmak, bir arkadaşla buluşmak için saatlerce beklemek… Bu ulaşılamayan şeyler seni daha mı derin, daha mı gerçek bir varoluşa itiyordu? Yokluk, hâlâ seni şekillendiren bir güç mü, yoksa sadece eski bir hikâye mi? Bu bilinçli, seçilmiş yoksunluk (fakirlik değil, arzulardan uzaklaşma) seni hâlâ Nirvana’ya benzer bir dinginliğe, saflığa, yoğun varoluşa yaklaştırıyor mu? Yoksa her şeyin fazlası içinde bu yolu yeniden açmak artık imkânsız mı?

Hande: Her nedense, sen bu soruları sorarken aklıma 90’lı yılların TV ritüeli Pazar Gecesi Sineması, Parliament Sinema Club geldi. Hatta bu Pazar Gecesi Sineması jeneriğinde ve reklam aralarında çalan parça, Karla Bonoff'un 1978 tarihli albümünden All My Life şarkısı, şu an kafamda çalıyor. Bu nostaljik parça, o dönemin mavi tonlu jenerik görüntüleriyle birlikte hafızalarımıza kazınmış hafif akustik, duygusal bir ballad. Program 1997'de yayından kalkınca müzik de kesildi, ama hâlâ YouTube'da jenerik videoları var tabii. Ah YouTube, sen olmasan ne yaparız bundan sonra, öyle değil mi? E YouTube ile bugünümüze döndük, o halde bir de Netflix’e bakalım: Abone ol, ve birden binlerce film, dizi, belgesel açılıyor önüne  hepsi parmaklarının ucunda. İstediğin saatte dal, duraklat, hızlandır, altyazı mı değiştireyim dersen değiştir, aile için ayrı profil aç. Binge-watch moduyla bir sezonu tek gecede silip süpür, orijinal yapımlar gibi Squid Game veya StrangerThings’le saatlerce sürüklen. Türk dizileri bile global arenaya taşıyor, algoritma da seni öyle iyi tanıyor ki, sıradaki öneri tam isabet. Özetle: Tam hakimiyet, sıfır bekleme keşif için birebir, ama o sonsuz seçenekler bazen karar vermeyi yorucu hale getiriyor. Hani Parliament Sinema Club çok daha farklı bir evrendi, tam bir 90’lar büyüsüydü. Bir dost sohbeti gibiydi: Yavaş, samimi, sınırlı ama unutulmaz. Netflix ise parti gibi coşkulu, sınırsız, ama bazen enerjiyi tüketen, yalnız hissettiren. Bak, çağdan çağa atladık. 

Evet, Netflix sonsuz bir parti, dedik. Şimdi soruya dönelim: Ulaşılamayan şeyler bizi daha mı derin kılıyordu? Yokluk hâlâ biçimlendiriyor mu, yoksa yalnızca nostaljik bir anlatı mı? Benim için nostalji değil; ama kurtarıcı da değil. Yokluk ile bolluk birbirini tamamlıyor, tek başına hiçbir şey yetmiyor. 90’larda bir filmi kaçırmak, ertesi gün kaset ödünç almayı, sohbeti, hatta kendi hikâyeni kurmayı tetikliyordu. Boşluk verimliydi. Bugün Netflix’te her şey hazır; boşluk yok. Sorun bu mu? Hayır. Sorun, boşluğu aramak değil; onu yeniden üretmeyi unutmak. Binge-watch’te bir sezon bitiyor, algoritma hemen bir sonrakini sunuyor. Arada tek bir saniyelik kesinti yok. Gürültü, sessizliği bastırıyor. İşte ters köşe: Gürültü, Nirvana’ya giden eşiği işaret ediyor. Çünkü yoğunluk bir noktada geri tepiyor; kulaklarını tıkamak istiyorsun. O an kendi seçtiğin sessizliği inşa ediyorsun.

Netflix’i kapatıp telefonu ters çevirdiğinde, 90’ların zorunlu yokluğundan daha sert bir yoksunluk yaşıyorsun. Bu kez iradi. Zorunluluk değil, tercih. Arzulardan uzaklaşma tam da burada: bolluğun içinde açtığın gedik. Yani: Eskiden yokluk bizi dışarıdan zorluyordu. Şimdi bolluk bizi içeriden zorluyor: “Dur” demeye. Nirvana, eksiklikte değil; gürültünün içinde sessizliği seçebilme sanatında. Bir sezonu bitirip “Yeter” dediğinde, Nirvana’ya bir adım daha yaklaşmış oluyorsun. Çünkü yokluk artık senin aracın, bolluk ise hammadden. Her şey zıddıyla tanımlı. Gürültü olmasa sessizliğin değeri bilinmezdi. Netflix olmasa kapatma tuşunun gücü fark edilmezdi. Yokluğu yeniden kurmak imkânsız değil; sadece artık dış dünyada değil, iç disiplinde. Ve bu, 90’lardan daha sofistike bir pratik. Bu arada: 90’larda ulaşılamaz şeylerden sadece benim değil, hiç kimsenin şikâyeti yoktu çünkü yaşam zaten buydu. Bizden önceki kuşakların imkânları daha da limitliydi; hatta korkutucu olsa da, bugünün imkânları da gelecek kuşaklarınkinden daha dar olacak. İnsanın kendi tabiatından çıkma çabası, ama beraberinde bir de kişisel gelişim furyasına kapılıp “yolunu bulma” hikâyelerine sarılması trajikomik ve bence günümüzün en büyük ironisi.

Burçak: Önemli olan öyle ya da böyle anın hakkını vermek sanıyorum.

Hande: Biraz da MTV kuşağı nostaljisi ve “anlık parlaklıklar” üzerinde duralım. Anlık parlaklık derken, kısa süreli, yoğun bir dikkat ve duygu patlamasını kastediyorum. Tıpkı bir flaşın göz kamaştırması gibi, ama bu kez kültürel ve dijital bir bağlamda. Parlaklık, MTV klibi gibi zamanla sınırlı bir olaydı. 3-4 dakika süren neon ışıklar, hızlı kesmeler, ulaşılmaz imajlar... Bittiğinde karanlığa dönüyordun. Ama bugün, parlaklık parmak ucunda. TikTok 15 saniye, reel loop’ta, filtre bir tıkta... Ama her kaydırmada sönüyor. Kliplerin hızlandırılmış ritmi, kimlik kurma sürecini sende nasıl etkiledi? İmajın önce gelmesine alışmış olmak bugün seni görsel olarak sabırsızlaştırıyor mu; yoksa o kuvvetli ışık patlamalarında hâlâ bir tür Euphoria, yani yüksek haz mı arıyorsun?

Ben: Sanırım ben doksanlı yılları çok sakin yaşamışım şimdi fark ediyorum bu hız ve haz çağında. Haz duygusunu arkadaşlarımdan çok belki de çevrem Doğa ile yaşamışım. Şunu çok net söyleyebilirim ki beni en çok etkileyen şey, doğayla aramızdaki sessiz dostluktu.

O zamanlar benim dünyamda hayatın merkezinde ekranlar değil, ağaçlar vardı.

Bizim lojmanların etrafı çam ormanlarıyla çevriliydi; buraya bir parantez açayım sonradan o çam ağaçlarının yanlarına babamla ilave olarak ben de çok çam ağacı diktim. Hatta Handeciğim geçen sene Bolu’yu ziyaret ettiğimde ektiğim çam ağaçlarını da ziyaret ettim. Hulasa geçmişe döndüğümde sabahları pencereyi açtığımda içeriye dolan Çam ağacı kokusu geliyor burnuma hala. İnan oralarda hava bile başka kokardı.

Toprak kokusu, reçine kokusu, soba dumanı… Hepsi çocukluğumun hafızasında saklı.

Ve o kokular hâlâ burnuma geldiğinde, sanki bir anda 90’ların o saf hâline geri dönüyorum.

Ben o yıllarda, daha küçük bir çocukken bile evrenin içinde bir denge olduğuna inanırdım.

Bir yaprağın düşüşü, bir yağmur damlasının sakince yeryüzüne inişi, cama vurma sesi, kuşların aynı senkronzasyonla gökyüzünde süzülüşü…

Hepsi bana görünmez bir düzeni anlatırdı.

O düzeni anlamak istedim hep, belki de fizikçi olmamın ilk tohumları orada atıldı.

Çünkü doğanın bana öğrettiği ilk ders şuydu:

Her şey birbirine görünmez bir bağla bağlıdır, tıpkı yıldızların birbirine yerçekimiyle bağlandığı gibi, insanlar da sevgiyle bağlanır.

O yıllarda dışarıda oyun oynarken saat tutmazdık; günün ritmini güneş belirlerdi.

Gökyüzünün rengine, serçelerin ne kadar canlı cıvıldadığına göre saat tahmin ederdik.

O basitlikte büyük bir bilgelik vardı aslında.

Zamanın doğayla ölçüldüğü, sessizliğin konuşabildiği bir dönemdi 90’lar.

Ve beni en çok etkileyen şey, işte o sessizliğin içindeki anlamdı.

Bugün bile laboratuvarda deney yaparken, bir parçacığın davranışını incelerken, içimde hep o çocuğun merakı uyanıyor:

Acaba doğa, bana yine ne anlatmaya çalışıyor?

Ben: 90’larda jeton bitince telefon kapanır, konuşma bitişiyle net bir şekilde sonlanırdı. O an sende nasıl bir boşluk, özlem veya “keşke devam etse” hissi bırakıyordu? Bugün ise akıllı telefonla sonsuz scroll ve mesajlaşma yapabiliyorsun; o eski “bitiş” duygusunu bu sonsuz akışla mı bastırıyorsun? Yoksa artık o kısa kısa parlayan heyecanlar (Euphoria) o kadar sık ve hızlı ki, sonunda sadece yorgunluk, tatminsizlik ve bir tür “Nirvana-tarzı bitkinlik” mi kalıyor geriye?

Hande: Senaryolar, senaryolar… Hani evde değilsin ve bir telefon görüşmesi yapacaksın. Jeton ya da kart alırsın ve bir ankesörlü telefon ararsın. 90’ların jetonlu telefonunda bitiş, bir tür ani kapanıştı. Konuşma durur, hat düşer, geriye yalnızca boş bir uğultu kalır. Bu ani kapanış, zihne beklenmedik bir ara bırakırdı. Tıpkı bir filmin “devamı yarın” diye bitmesi gibi. O arada zihin kendi senaryosunu yazmaya başlardı: “Şimdi ne diyecektim?”, “Yarın ne olacak?”, “O ses tonu neydi?” Binlerce iç olasılık bir anda canlanır, hayal gücü uyanırdı. Jeton, aslında bir ertelenmiş zevk aracıydı; yarına saklanan konuşma, içimizde yaratıcı bir rezerv biriktirirdi. Bugünün akıllı telefonunda ise kapanış yok, yalnızca sonsuz akış var. Scroll, bir zevk konfetisi gibi çalışır: Patlar, renkli bir an yaratır. Hemen dağılır, yere düşer. Ama temizlenmez bir sonraki konfeti üstüne gelir, bir öncekini ezer. Her kaydırma, bitmemiş bir tatmin yaratır ama hiçbirini tamamlamaz. Konfetiler birikir, oda dolar, ama kimse “tam bir kutlama” hissetmez; sadece renkli toz kalır. Mesela Instagram’da bir komik video patlıyor, gülüyorsun; üç saniye sonra başka biri geliyor, ilkini unuttun bile. Konfeti gibi: renkli, kısa, birikiyor ama etkisi sıfır.

Sonuç? Euphoria, o yoğun coşku patlaması, yükselme artık yok, çünkü gerçek haz beklenti farkı ister yani zirve ile ara arasındaki boşluk. Sonsuz akışta bu boşluk sıfırlanır; geriye düz, anlamsız bir çizgi kalır. Bu çizgi, Nirvana yorgunluğu (o bitkin dinginlik hali) değil, coşkusuz bir düzlük: zihin yeni olasılık üretmekten vazgeçer, çünkü her şey zaten harcanmıştır. Jetonlu telefonun bitişi, aslında bir yaratıcı araydı. O ara, iç dünyayı genişletirdi tıpkı bir yazarın “devamı var” diye bırakması gibi. Akıllı telefon ise arayı yok ederek, iç dünyayı daralttı. Euphoria(o yoğun coşku patlaması) öldü ve bu harika bir fırsat: çünkü şimdi görünmez bir tatmin şansı ortaya çıktı ama bunu yakalamak için scroll’u bırakıp kendi boşluğunu yaratmak lazım. Çoğu kişi bunu görmüyor, çünkü akış onları sürüklüyor. Geriye kalan: kendi keşfettiğin bir an.

Ben: Tıpkı bir yazarın devamı var diye bırakması gibi çok güzel bir betimleme. Ve kendi boşluğunu yaratman lazım çok güzel!

Hande: Hatırla: 90’larda “cool kalma sanatı” diye bir şey vardı. 90’larda cool olmak, duyguyu gizlemek demekti. MTV’de Kurt Cobain sahnede bağırır ama röportajda tek kelime etmez; FightClub’ta Tyler Durden “bedel ödemeden cool olamazsın” der; Walkman kulaklığında Smells Like Teen Spirit çalar, sen okul koridorunda yüz ifadesiz yürürsün. Mesela, belki lisede, öğretmenimin “senin fikrin ne?” sorusuna omuz silkip geçebilirdim çünkü “cool” genç fikrini bağırarak savunmaz, sessizce taşırdı. O sessizlik, bir patlamaya hazır fikir deposu biriktirirdi. Dışarıdan? Tam bir heykel. Bugün? Biri Twitter’dabir şey yazıyor, ama beğeni gelmezse sil. Yorum atıyor, ama ironik emoji koymadan olmaz. Fikir hâlâ saklanıyor, ama bu kez maske ironi. Peki, sence 90’ların o sessiz cool’luğu, bugün duygusal faturaya dönüştü mü, Burçak? Duygumuzu saklayarak ‘cool’ kalmayı öğrendiğimiz yıllar, bugün duygusal ifadenin maliyetini yükseltti mı? Yoksa hâlâ ironi maskesi üzerinden konuşuyor musun; Nirvana’ya benzeyen bir içsel uyuşma mı, yoksa bastırılmış bir Euphoria mı yaşıyorsun?

Ben: En güçlü hissim aslında ait olma duygusu. Boğa Burcu’nun özelliği ile sabitliği severim. Toprak burcuyum. Bulunduğum yerde köklenme bulunduğum yeri sahiplenme ve bağlılıklarımdan Kopamam ama en tipik özelliklerim.

Bir topluma, bir aileye, bir sokağa, bir ağaca, bir zamana ait olma hâli.

O dönemde herkes birbiriyle daha yakındı.

Komşular gerçekten “komşu”ydu; annem bir tabak kek yaptığında önce kapı komşusuna verirdi, o da başka bir şeyle karşılık verirdi.

Bir paylaşım zinciri gibi…

Kimse yalnız değildi.

Bence günümüzde psikologların yaşam koçlarının vesaire bu kadar artması komşuluk ilişkilerinin eskisi gibi güçlü ve köklü olmamasından kaynaklı. Çünkü hatırlıyorum Handeciğim annemin bir derdi olduğunda saatlerce en yakın arkadaşı ile mutfakta sohbet ederlerdi ikisi de birbirlerinin iç yangınlarını söndürür günün sonunda mutlu ayrılırlardı birbirlerinden.

Ve sanırım o aidiyet duygusu, insana son derece güven veriyordu. sanki dünya daha anlaşılır bir yerdi. Çünkü insanlar birbirlerini bugüne kıyasla daha iyi anlıyorlardı. Ve ben bir çocuk gözüyle bunu rahatlıkla gözlemleyebiliyordum.

Bir de şunu çok net hatırlıyorum. 

Bolu’nun o yeşil, yağmurlu günlerinde toprak kokusu eşliğinde yürürken hep hissettiğim bir şey vardı:

Evren büyük ama sen de onun içindesin.

Mevlana’nın meşhur bir sözü vardır ya kendini okyanusun içinde bir damla sanma damlanın içinde bir okyanussun.

Küçük bir varlık olsan da bir anlamın var.

Her taşın, her damlanın, her nefesin bir yeri var bu bütünde.

O hissi unutmak istemedim hiç.

O yüzden bugün bile modern hayatın karmaşasında kaybolduğumda, içimden o çocuk sesini duyarım:

“Her şeyin bir yeri var, sadece acele etme.”

Ve sanırım 90’lardan bana kalan en kıymetli şey de bu oldu:

Acele etmeden, farkında olarak yaşamak.

Bir şeyin değerini, o şey geçmeden anlamak.

Ve ben şimdi hala yağmur yağdığında cam kenarına oturup dinliyorum o sesi. tıpkı çocuk Burçak gibi.

Çünkü o his, zamansız bir bağ gibi; beni çocukluğuma, doğaya, hatta evrene bağlıyor.

Ben: Cobain’in içedönük öfke tonuna senin tepkin neydi? Öfkeyi bir stile çevirmeyi veya estetikleştirmeyi mi çağrıştırdı sende, yoksa sadece onu iyi saklamayı mı? Bu çözülmenin içinde aslında Nirvana benzeri bir durgunluk mu buldun? 

Hande: Bence biz bugünleri rüyasında gören, farkında bile olmadan belki içgüdüsel ipuçlarıyla bugünlerin neon ışıklı lunaparklarında dönme dolaba binen, pamuk şeker esansıyla imzalı bir nesiliz. Hatta 90’ların başı ve ortalarında, insanların telefon üzerinden görüntülü konuşacağı fikri bile bize komik, uzak ve saçma gelirdi. Bu yüzden Cobain’in içe dönük öfke tonu bugüne bakınca çirkinliğin içindeki derin hakikati görme cesaretini simgeliyor, böylece yüzeydeki mükemmelliği sorgulayan estetik ayrımı başlatıyor. Nitekim Cobain demek, ticarileşmenin, zoraki mutluluğun ve maço kalıpların tamamına toplu bir 'hayır' anlamına geliyordu. Keza “Smells Like TeenSpirit” şarkısı MTV’yi ele geçirmişti, ama mesajı “Here we arenow, entertain us”, Türkçesiyle 'İşte buradayız şimdi, bizi eğlendirin' ironisiyle zoraki eğlenceye eleştiri getiriyordu. İşte bence tam burada bir stil yaratma ve estetikleşme potansiyelinin önü açılıyor. Müzik grubundan kelimenin kendisine dönersek, bence Nirvana benzeri durgunlukta, yani tam tatmin seviyesinde öfkeyi saklamaktan ziyade estetikleştirme gibi büyük bir sır, bir sanat gizli. “Büyük” diyorum çünkü çoğumuz bunun farkında olmamayı seçiyoruz. Zarif davranmak incelik gerektirir; zarif olanı anlamak ise “ince” bir zeka işidir ve aktif ve üretken olmayı gerektirir. Bu, yüzeydeki jestleri değil, arkasındaki niyeti çözmektir. Sözün altındaki boşluğu, bakışın süresini, sessizliğin ağırlığını ölçmektir. İnce zeka gürültüyü filtreler; gereksizi atar, kalıcıyı korur. Zarif olanı kavramak, bir vurgunun yerini, bir adımın mesafesini, bir duruşun dengesini önceden hesaplayıp, karşındakinin sonraki hamlesini görmektir. Kısacası: kabalığın, yani ilkelliğin karşısında sessiz, kesin bir üstünlük. Ama hani diyoruz ya, gündelik yaşamda zarafet öldü, artık değer görmüyor diye… Mesele bu değil. Kimse kendisinde olan bu kıymetli beyni kullanmıyor çünkü kendine de beyni gibi değer vermiyor. Kolaya kaçıyor. Bu yüzden algıca ve zekâda geriye gidiyoruz.

Bence zariflik çok etkileyicidir, çok büyüleyicidir. İçinde euphoria yani yükselme hissi barındırır, ama nirvanadan, yani huzur noktasından beslenir; hatta aslında nirvanayla başlar, nirvanayla son bulur. Algıladığında zarifliğe hayran olursun; bu seni yükseltir. Çünkü içinde sanat, zekâ, haz ve cazibe vardır. Ama öfke gibi yakıcı duyguları ilkelce patlatmak yerine, mesela mizah gibi bir estetikle ifade ettiğinde, kendini de karşındakini de dengeye getirmiş olursun. Yani dengeyle başlar, yükselir, yine dengede son bulursun. Zariflik de işte ayna nöronlarımızla böylece çoğalabilir. Bu yüzden Cobain’in öfkesi benim için estetikleştirme: öfkeyi saklamak değil, dönüştürmek. O durgunlukta öfkeyi sanat haline getirip, bizi de aynı ince zekâya davet ediyor bilinçli olarak çoğaltmaya çağırıyor. Ve fakat maalesef Cobain kendi bile fark edememiş: “Bizi eğlendirin” komutunu verirken, en büyük eğlenceyi kendi sonuyla yarattı ironisiyle kendini yok etti, kendi sisteminde “delete self” yani silme tuşuna basarak hayatına son verdi.

Hande: Bu arada aklıma gelmişken, şöyle bir rivayet vardı. 90'ların o kasvetli Londra gecelerinde tam olarak belgelenmiş bir tarih değil, daha çok kolektif hafızanın sisli bir kırıntısı, Shoreditch ya da Hackney Wick depolarında gerçekten yaşanmış gece kulübü seanslarının abartılı bir yansıması bir grup entelektüel, eski bir depoda toplanıp sis makineleriyle doldurulmuş odalarda saatlerce sessizce otururmuş; bir tür meditatif ritüel, ışıklar karartılır, sesler bastırılır ve bedenler hareketsizleşirmiş; bu, dış dünyanın kaosundan kopuşun somut bir biçimiymiş, müzik dışı bir arınma pratiği. O dönemki bu tür toplanmalar, insanı yavaş yavaş çevreleyen bir boşluğa itermiş, tıpkı sonradan ortaya çıkan o alt kültür seslerinde olduğu gibi düşün ki, bir plak dönerken katman katman eklenen bulanık gitar duvarları, ağır bas ritimleri ve vokallerin uzak, neredeyse hayaletimsi yankılarıyla dolu bir evren; Massive Attack'ın'Teardrop'undaki o hipnotik döngü gibi, ya da My BloodyValentine'ın 'Loveless' albümünde eriyen melodiler gibi, ama doğrudan söylemeden, sadece hissettirerek. Trip-hop ve shoegaze'in bu atmosferik boşluğu, işte tam da o ritüelin yankısıymış sanki. Bundan ilhamla şunu sormak istiyorum. Bulanık dokuların yarattığı duygusuz yoğunluk, sende bir tür konfor alanı mıydı? Belirsizliği seviyor muydun, yoksa sadece ona teslim mi oluyordun; bu sisin içinde Nirvana’ya yakın bir erime mi yaşadın?

Burçak: Handeciğim ben o meditatif hale nasıl girerdim o yıllarda biliyor musun? Teybe 1 Sezen Aksu kaseti koyarak. 

Hem anda kalır hem diyar diyar uzaklara giderdim. Hem evimde odamda bulunurdum hem de kilometrelerce uzaklıkta. O esnada ne nerede olduğum belliydi ne kiminle olduğum alsana belirsizliğin alası :)

Ama tam olarak hangi şarkı meditatif ruh halime en uygun olanıydı dersen. 

Kesinlikle Sezen Aksu’nun “Gülümse”si.

Belki şehre bir film gelir bir güzel orman olur yazılarda. İklim değişir Akdeniz olur gülümse.

Her an olasılıklar. Bugün ağlatan yarın güldürür. Hayatım ters düz oldu diye düşünme nereden biliyorsun tersinin düzünden daha kötü olduğunu…

İşte bu sebeple bu şarkı bende sadece bir müzik değil, neredeyse bir ruh hâli olarak kaldı.

O şarkı çaldığında evin içi başka bir ışıkla dolar, ev bile bir an sessizleşirdi sanki.

Sanki şarkıyı dinleyen herkesin içinde bir şey kıpırdanırdı ama kimse tam olarak adını koyamazdı.

O şarkının içinde hem umut vardı hem hüznün zarafeti.

Ben o yıllarda anlamazdım belki ama hissederdim: bazı şarkılar insanın içine sızar, orada büyür, sonra yıllar sonra bir anda seni bulur.

Şimdi dönüp baktığımda, “Gülümse”nin bana hep bir tür direnç öğrettiğini fark ediyorum.

Hayatın içinde her zaman fırtınalar olacak ama insanın içinde bir ışık varsa, o ışık hiçbir rüzgârla sönmez.

Ben o ışığı bilimde, ilimde buldum belki ama kökü o şarkının duygusundaydı.

Çünkü o şarkı, bana insan olmanın kırılgan ama güçlü yanını hatırlatıyor.

Bir denklem çözerken bile bazen Sezen’in sesi gelir kulağıma “hayat kısa, kuşlar uçuyor.”

İşte o zaman, fiziğin en temel yasalarından biri gibi hissederim o cümleyi:

Enerji kaybolmaz, sadece biçim değiştirir.

Ve ben inanırım ve sevgi de öyledir.

Bir şarkıda, bir gülümsemede, bir hatırada biçim değiştirir ama asla kaybolmaz.

Ben: 90’ların o ironik tüketim çılgınlığında her şeyin bir tutam alayla paketlendiği, samimiyetin şüpheli bir meta haline geldiği yıllarda inançlar bile ambalajlı gelirdi. Her şeyin bir parça alayla tüketildiği 90’lar döneminde, sen gerçekten neye inandığını söylemekten kaçındın mı? Bugün de aynı mesafeyi mi koruyorsun, yoksa bu mesafe Nirvana’ya benzeyen bir uyuşma mı, yoksa kısa devre Euphoria patlamaları mı üretiyor?

Hande: İkisi de, ama aynı anda değil, üst üste binen dalgalarda: Mesafe seni Nirvana'nın sonsuz boşluğuna doğru sürüklerken o dingin, her şeyi yutan uyuşuklukta birden Euphoria'nın kısa devre kıvılcımı patlayabiliyor, bir anlık elektrik boşalması gibi; ama bu patlama boşluğun içinde yankılanıyor, onu daha da derinleştirebiliyor. Tıpkı 90'ların ironik samimiyetinde olduğu gibi: David Foster Wallace'ın sonsuz şakası gibi, hem her şeyi yadsır hem de en ham arzuyu ifşa eder; ya da Radiohead'in'How to Disappear Completely'si gibi, suda erirken bile adrenalinin yükselir. İnanç da böyle paketlenmişti açılmadan duruyor, ambalajın içinden sızan ışıkla hem yok hem var. Kaçınmadım; ama inanç demeyelim, bildiklerimi ya da düşündüklerimi diyelim çünkü “inanç” o pakette fazla duygusal kaçıyor, yumuşak bir teslimiyet gibi, samimiyeti eritiyor; ben sert tutuyorum ki ironiye çarpıp dağılmasın. Bugün de mesafe aynı: Ne tam Nirvana ne tam Euphoria, ikisi üst üste, boşluk kıvılcımı yutuyor, kıvılcım boşluğu genişletiyor.

Ben: Üst üste binen dalgalar bazen birbirini sönümler bazen güçlendirir al işte Nirvana ve Euphoria.

Hande: Bu arada 90’ları anlatırken, o dönemi bir tür ters prizma gibi düşün: ışık birden kırılmaya başlayınca, tek renk dağılıp gökkuşağına dönüşüyor, herkes kendi rengini kapıp sokağa taşıyor; yansımalar artık tek bir karede durmuyor, sokak kendi kopyasını çoğaltıyor. Nereye geldik? Berlin duvarı. Eski nostaljik filmler gibi. Berlin Duvarı 9 Kasım 1989 akşamı, Günter Schabowski’nin basın toplantısında elindeki kâğıdı karıştırıp “hemen” demesiyle fiilen bitti. Kâğıtta şunlar yazıyordu: “Doğu Almanya vatandaşları yurt dışına çıkış için ön koşul aranmaksızın başvuru yapabilir; kalıcı çıkış tüm sınır kapılarından Batı Berlin dahil mümkündür.” Ama başlama saati yoktu. Gazeteci “Ne zaman?” diye sorunca Schabowski kâğıda şöyle bir bakıp “Bildiğim kadarıyla… derhal” dedi; oysa metni toplantıdan önce okumamış, Politbüro kararını bile bilmiyordu. Bu tek cümle canlı yayında patlayınca binlerce insan kapılara dayandı, telefon hatları sustu, görevliler emir bekledi, komutanlar kendi başına kapıları açtı. Scorpions’un“Wind of Change”i o gece radyolarda çalmaya başladı duvarın ilk çatlakları duyulurken fonda o melodi vardı. Şu hepimizin bildiği “Wind of Change”. Toz çökünce kapitalizm neonlarını yaktı; Soğuk Savaş’ın gri perdesi kalktı, sahne ironik bir “her şey serbest” boşluğuna açıldı. Tam bu vakumda 90’lar başladı. Peki… yansımalara baktığımızda… Post-Cold War, yani savaş sonrası kültürün hafif ironisi ve müziğin yarattığı algısal boşluk içinde, 90’larda kendini hangi seslere bırakıyordun? O dönemin kısa süreli hazları mı seni çekiyordu, yoksa durgun anlarda mı yerin belli oluyordu? Ya da diyelim, 90’lar Türk popunun parlak klavyeleri ve dans dolu kısa devreleri mi daha cazipti, yoksa alternatif rock’ındurgunluğu mu?

Burçak: canım aslında ben hiçbir zaman Türk poponun parlak klavyeleri tarafında da o bağışların kafa sallamalarının olduğu rock tarafında da olmadım. Durgun ve sakin anların insanı oldum aslında hep ben. Bu açıdan bakıldığında rock ın durgunluğu diyorum. Hep eskiye özlem duyan nostaljik bir tarafım var. Aslında bu sebeple 80 ve 90‘ları yâd edebileceğin en iyi alternatiflerden biriydim. Bu sebepten seçiminden dolayı seni tebrik ediyorum. Şaka bir yana sadece nostaljiyle değil, derin bir farkındalıkla özlüyorum 90ları.

90’lar bir zaman dilimi değil, bir ruh hâliydi.

O yıllarda insanlar birbirini gerçekten dinlerdi.

Bir sohbetin içinde sessizlik olurdu, o sessizlikte bile samimiyet barınırdı.

Bugünse her şey hızlı, her şey gösterişli ama bir o kadar da yüzeysel.

Bazen kendimi kalabalığın ortasında yalnız hissediyorum.

Ve o anlarda, 90’ların sade, yavaş, anlamlı günlerini özlüyorum.

O zamanlar hayat küçük şeylerle güzeldi.

Bir kuşun kanat sesi, bir sabahın serinliği, radyodan gelen bir şarkı…

Bunların her biri, yaşadığını hissettirirdi insana.

Şimdi teknolojiyle çevrili bir dünyadayız ama o hissi yeniden yakalamak zor.

Yine de, bazen bir şarkı çaldığında, bazen kar hafifçe yağdığında o duygu geri gelir.

Sanki zaman bir anlığına kıvrılır, ben tekrar Bolu’daki çocuk olurum:

Ayağımda çamur, yüzümde tebessüm, içimde evrene duyulan saf bir merak…

90’ların ruhu aslında kaybolmadı, sadece derinlere çekildi.

Biz hızlandıkça o yavaşladı, biz unuttukça o hatırlatmaya çalışıyor kendini.

Ben her fırsatta o ruha dönmeye çalışıyorum:

Bir kitabın sayfasını çevirirken, bir dostla sessizce otururken, bir gökyüzüne bakarken…

Çünkü 90’lar bana öğretti:

Hayatın anlamı büyük olaylarda değil, küçük anların derinliğinde gizlidir.

Ve ben hâlâ o anların peşindeyim.

Ben: Nihayet son sorumuza geldik. Renkli bir soruyla bitirelim diyorum, Hande. Senin 90’lı yıllarının geçtiği mekanlara dönüş yaparak, Bağdat Caddesi / Kadıköy Mikro-Coşkusu diyorum. Hani programın başında bahsettiğin detaylardan ilhamla sormak istiyorum. 90’larda, vitrinlerden kimlik okuduğun sokaklarda, kendini mi konumlandırıyordun, yoksa başkalarının yansımasını mı topluyordun? Şimdi o sokaklara baktığında kimlik hâlâ vitrinde mi duruyor; yoksa bu ışık oyunları hâlâ küçük bir haz, bir yükseliş anı mı üretiyor?

Hande: Bağdat Caddesi, 90’lar: vitrinler bir tür optik tuzak. Işık, cam, yansıma üçgenin içinde sen varsın, ama tek değilsin. Kendini konumlandırıyorsun: bir duruş, bir marka, bir saç modeli. Ama aynı anda başkalarını tarıyorsun: o ayakkabı kimin, o ceket hangi gruba işaret, o bakış neyi anlatıyor. Kimlik? Anlık bir montaj. Sen + onlar = ben. Ve o nostaljinin büyüsü hâlâ canlı: sokak lambalarının altında yankılanan kahkahalar, vitrinlerdeki ışıltı, gençliğin o hali her yansıma, yarınların bir vaadi gibi. Bu montaj, kendi kimliğimizi özgürce şekillendirmenin keyfini de taşıyor: her seçim bir özgürlük, her bakış bir olasılık. Batı’dan esen rüzgârı yerel bir filtreden geçiriyordu. Simgeler: Walkman’den yayılan Levent Yüksel şarkıları, Benetton gökkuşağı, Reebok Pump’ın şişirme sesi, Vakko çantası, Levi’s 501’in button-fly düğmeleri. Levi’s 501ne severdim hepsi bir arada, sokak kültürüyle harmanlanmış bir İstanbul kokteyli. Şimdi o aynı camlar, aynı ışık ama tuzak evrildi. Artık üçgenin köşeleri: sen, ekran, algoritma. Konumlandırma hâlâ devam ediyor, sadece koordinat sistemi değişti: bir swipe, bir hikâye, bir geotag. Başkalarını taramaksa artık manuel değil, otomatik feed seni besliyor, sen onu besliyorsun. Kimlik montajı hızlandı: katmanlar üst üste biniyor, ama silinmesi de bir dokunuş kadar yakın. Vitrin hâlâ duruyor. Sadece artık camın ötesinde değil, avucunun içinde. Işık oyunları? Hâlâ küçük bir yükseliş üretiyor ama bu kez neon değil, OLED. Haz aynı: kısa, net, tekrarlanabilir. Fark: 90’larda montajı sen yapıyordun; şimdi algoritma yapıyor, sen onaylıyorsun. Kendini bulmaksa daha zorlaştı: her parça seni biraz daha dağıtıyor, her beğeni seni biraz daha başkasına dönüştürüyor. Eskiden vitrinde tek bir yansıma vardı, şimdi binlercesi aynı anda parlıyor hangisi sen, hangisi senin için seçilmiş, ayırt etmek giderek imkânsız. Cebindeki vitrin seni hem özgürleştiriyor hem de esir alıyor; çünkü artık dışarı bakmıyorsun, içeri bakıyorsun ama içeri, dışarıdan daha kalabalık. Sonuçta kimlik vitrinde ama vitrin artık senin cebinde, ve sen onun içindesin. Bana gelince 90larda hem kendimi konumlandırıyordum hem de başkalarının yansımasını topluyordum çünkü vitrin camı, bir tür kuantum aynasıydı: başkalarının yansımasını toplarken kendi dalgamı çökertiyordum; cadde ise eski izlerin üstüne yeni mürekkep damlatılan bir defterdi palimpsest defteri silmeden, üstüne yazarak okunaklı kalıyordum.

Burçak: Vitrin camı ve kuantum aynası metaforu için seni ayakta alkışlıyorum

Hande: İşte, Burçak, 90’lar burada billurlaşıyor: mevsimlerin duru çizgileriyle kasetin sıcak uğultusu, jetonun ani sustuğu anla televizyonun üç dakikalık renk patlaması, sessiz duruşun heykelsi cazibesiyle ironinin ambalajlı alaycılığı, vitrinin optik büyüsüyle palimpsestin mürekkep izleri hepsi aynı baştan çıkarıcı denklemde, hazın elektrikli kıvılcımıyla dinginliğin loş, davetkar yankısı arasında. Kimlik, el emeği kurgudan otomatik onaya geçti; bizse hâlâ o büyüleyici gerilimin tam ortasında, ne tamamen alevlenip ne tamamen küllenirken. Bu, dönemin zarif formülü: pürüzü estetikleştirerek, beklemeyi ritüel yaparak, ironiyi ambalajlayarak her şey zıddıyla tanımlı, her an hem haz veriyor hem duruluyor. Bir sonraki bölümde, bu formülü yeni bir büyüye taşıyacağız. Bakalım hangi kelime üzerinden hangi konuyu konuşuyor olacağız. O zamana kadar merak duygusu yakanızı bırakmasın. Hoşça kalın.

Sevgili dostlar Hande ile bu tarz sohbetlerimiz belli aralıklarla devam edecek. Bizi hem bu köşemden hem de podcast’den takip edebilirsiniz.

Instagram

Facebook

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio'nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

İçeriğin Devamı İçin Tıklayın

Popüler İçerikler

Dünyanın En Uzun Demiryolu Tüneli! Dev Proje 8 Şehri Birbirine Bağladı
Mersin'de Lavaş Piyasasını Ele Geçirmek İsteyen Çeteye Operasyon: 17 Kişi Tutuklandı
Milyonları İlgilendiren Karar Mecliste: Borçların Silinmesi Teklif Edildi