Ben: Cobain’in içedönük öfke tonuna senin tepkin neydi? Öfkeyi bir stile çevirmeyi veya estetikleştirmeyi mi çağrıştırdı sende, yoksa sadece onu iyi saklamayı mı? Bu çözülmenin içinde aslında Nirvana benzeri bir durgunluk mu buldun?
Hande: Bence biz bugünleri rüyasında gören, farkında bile olmadan belki içgüdüsel ipuçlarıyla bugünlerin neon ışıklı lunaparklarında dönme dolaba binen, pamuk şeker esansıyla imzalı bir nesiliz. Hatta 90’ların başı ve ortalarında, insanların telefon üzerinden görüntülü konuşacağı fikri bile bize komik, uzak ve saçma gelirdi. Bu yüzden Cobain’in içe dönük öfke tonu bugüne bakınca çirkinliğin içindeki derin hakikati görme cesaretini simgeliyor, böylece yüzeydeki mükemmelliği sorgulayan estetik ayrımı başlatıyor. Nitekim Cobain demek, ticarileşmenin, zoraki mutluluğun ve maço kalıpların tamamına toplu bir 'hayır' anlamına geliyordu. Keza “Smells Like TeenSpirit” şarkısı MTV’yi ele geçirmişti, ama mesajı “Here we arenow, entertain us”, Türkçesiyle 'İşte buradayız şimdi, bizi eğlendirin' ironisiyle zoraki eğlenceye eleştiri getiriyordu. İşte bence tam burada bir stil yaratma ve estetikleşme potansiyelinin önü açılıyor. Müzik grubundan kelimenin kendisine dönersek, bence Nirvana benzeri durgunlukta, yani tam tatmin seviyesinde öfkeyi saklamaktan ziyade estetikleştirme gibi büyük bir sır, bir sanat gizli. “Büyük” diyorum çünkü çoğumuz bunun farkında olmamayı seçiyoruz. Zarif davranmak incelik gerektirir; zarif olanı anlamak ise “ince” bir zeka işidir ve aktif ve üretken olmayı gerektirir. Bu, yüzeydeki jestleri değil, arkasındaki niyeti çözmektir. Sözün altındaki boşluğu, bakışın süresini, sessizliğin ağırlığını ölçmektir. İnce zeka gürültüyü filtreler; gereksizi atar, kalıcıyı korur. Zarif olanı kavramak, bir vurgunun yerini, bir adımın mesafesini, bir duruşun dengesini önceden hesaplayıp, karşındakinin sonraki hamlesini görmektir. Kısacası: kabalığın, yani ilkelliğin karşısında sessiz, kesin bir üstünlük. Ama hani diyoruz ya, gündelik yaşamda zarafet öldü, artık değer görmüyor diye… Mesele bu değil. Kimse kendisinde olan bu kıymetli beyni kullanmıyor çünkü kendine de beyni gibi değer vermiyor. Kolaya kaçıyor. Bu yüzden algıca ve zekâda geriye gidiyoruz.
Bence zariflik çok etkileyicidir, çok büyüleyicidir. İçinde euphoria yani yükselme hissi barındırır, ama nirvanadan, yani huzur noktasından beslenir; hatta aslında nirvanayla başlar, nirvanayla son bulur. Algıladığında zarifliğe hayran olursun; bu seni yükseltir. Çünkü içinde sanat, zekâ, haz ve cazibe vardır. Ama öfke gibi yakıcı duyguları ilkelce patlatmak yerine, mesela mizah gibi bir estetikle ifade ettiğinde, kendini de karşındakini de dengeye getirmiş olursun. Yani dengeyle başlar, yükselir, yine dengede son bulursun. Zariflik de işte ayna nöronlarımızla böylece çoğalabilir. Bu yüzden Cobain’in öfkesi benim için estetikleştirme: öfkeyi saklamak değil, dönüştürmek. O durgunlukta öfkeyi sanat haline getirip, bizi de aynı ince zekâya davet ediyor bilinçli olarak çoğaltmaya çağırıyor. Ve fakat maalesef Cobain kendi bile fark edememiş: “Bizi eğlendirin” komutunu verirken, en büyük eğlenceyi kendi sonuyla yarattı ironisiyle kendini yok etti, kendi sisteminde “delete self” yani silme tuşuna basarak hayatına son verdi.
Hande: Bu arada aklıma gelmişken, şöyle bir rivayet vardı. 90'ların o kasvetli Londra gecelerinde tam olarak belgelenmiş bir tarih değil, daha çok kolektif hafızanın sisli bir kırıntısı, Shoreditch ya da Hackney Wick depolarında gerçekten yaşanmış gece kulübü seanslarının abartılı bir yansıması bir grup entelektüel, eski bir depoda toplanıp sis makineleriyle doldurulmuş odalarda saatlerce sessizce otururmuş; bir tür meditatif ritüel, ışıklar karartılır, sesler bastırılır ve bedenler hareketsizleşirmiş; bu, dış dünyanın kaosundan kopuşun somut bir biçimiymiş, müzik dışı bir arınma pratiği. O dönemki bu tür toplanmalar, insanı yavaş yavaş çevreleyen bir boşluğa itermiş, tıpkı sonradan ortaya çıkan o alt kültür seslerinde olduğu gibi düşün ki, bir plak dönerken katman katman eklenen bulanık gitar duvarları, ağır bas ritimleri ve vokallerin uzak, neredeyse hayaletimsi yankılarıyla dolu bir evren; Massive Attack'ın'Teardrop'undaki o hipnotik döngü gibi, ya da My BloodyValentine'ın 'Loveless' albümünde eriyen melodiler gibi, ama doğrudan söylemeden, sadece hissettirerek. Trip-hop ve shoegaze'in bu atmosferik boşluğu, işte tam da o ritüelin yankısıymış sanki. Bundan ilhamla şunu sormak istiyorum. Bulanık dokuların yarattığı duygusuz yoğunluk, sende bir tür konfor alanı mıydı? Belirsizliği seviyor muydun, yoksa sadece ona teslim mi oluyordun; bu sisin içinde Nirvana’ya yakın bir erime mi yaşadın?
Burçak: Handeciğim ben o meditatif hale nasıl girerdim o yıllarda biliyor musun? Teybe 1 Sezen Aksu kaseti koyarak.
Hem anda kalır hem diyar diyar uzaklara giderdim. Hem evimde odamda bulunurdum hem de kilometrelerce uzaklıkta. O esnada ne nerede olduğum belliydi ne kiminle olduğum alsana belirsizliğin alası :)
Ama tam olarak hangi şarkı meditatif ruh halime en uygun olanıydı dersen.
Kesinlikle Sezen Aksu’nun “Gülümse”si.
Belki şehre bir film gelir bir güzel orman olur yazılarda. İklim değişir Akdeniz olur gülümse.
Her an olasılıklar. Bugün ağlatan yarın güldürür. Hayatım ters düz oldu diye düşünme nereden biliyorsun tersinin düzünden daha kötü olduğunu…
İşte bu sebeple bu şarkı bende sadece bir müzik değil, neredeyse bir ruh hâli olarak kaldı.
O şarkı çaldığında evin içi başka bir ışıkla dolar, ev bile bir an sessizleşirdi sanki.
Sanki şarkıyı dinleyen herkesin içinde bir şey kıpırdanırdı ama kimse tam olarak adını koyamazdı.
O şarkının içinde hem umut vardı hem hüznün zarafeti.
Ben o yıllarda anlamazdım belki ama hissederdim: bazı şarkılar insanın içine sızar, orada büyür, sonra yıllar sonra bir anda seni bulur.
Şimdi dönüp baktığımda, “Gülümse”nin bana hep bir tür direnç öğrettiğini fark ediyorum.
Hayatın içinde her zaman fırtınalar olacak ama insanın içinde bir ışık varsa, o ışık hiçbir rüzgârla sönmez.
Ben o ışığı bilimde, ilimde buldum belki ama kökü o şarkının duygusundaydı.
Çünkü o şarkı, bana insan olmanın kırılgan ama güçlü yanını hatırlatıyor.
Bir denklem çözerken bile bazen Sezen’in sesi gelir kulağıma “hayat kısa, kuşlar uçuyor.”
İşte o zaman, fiziğin en temel yasalarından biri gibi hissederim o cümleyi:
Enerji kaybolmaz, sadece biçim değiştirir.
Ve ben inanırım ve sevgi de öyledir.
Bir şarkıda, bir gülümsemede, bir hatırada biçim değiştirir ama asla kaybolmaz.
Ben: 90’ların o ironik tüketim çılgınlığında her şeyin bir tutam alayla paketlendiği, samimiyetin şüpheli bir meta haline geldiği yıllarda inançlar bile ambalajlı gelirdi. Her şeyin bir parça alayla tüketildiği 90’lar döneminde, sen gerçekten neye inandığını söylemekten kaçındın mı? Bugün de aynı mesafeyi mi koruyorsun, yoksa bu mesafe Nirvana’ya benzeyen bir uyuşma mı, yoksa kısa devre Euphoria patlamaları mı üretiyor?
Hande: İkisi de, ama aynı anda değil, üst üste binen dalgalarda: Mesafe seni Nirvana'nın sonsuz boşluğuna doğru sürüklerken o dingin, her şeyi yutan uyuşuklukta birden Euphoria'nın kısa devre kıvılcımı patlayabiliyor, bir anlık elektrik boşalması gibi; ama bu patlama boşluğun içinde yankılanıyor, onu daha da derinleştirebiliyor. Tıpkı 90'ların ironik samimiyetinde olduğu gibi: David Foster Wallace'ın sonsuz şakası gibi, hem her şeyi yadsır hem de en ham arzuyu ifşa eder; ya da Radiohead'in'How to Disappear Completely'si gibi, suda erirken bile adrenalinin yükselir. İnanç da böyle paketlenmişti açılmadan duruyor, ambalajın içinden sızan ışıkla hem yok hem var. Kaçınmadım; ama inanç demeyelim, bildiklerimi ya da düşündüklerimi diyelim çünkü “inanç” o pakette fazla duygusal kaçıyor, yumuşak bir teslimiyet gibi, samimiyeti eritiyor; ben sert tutuyorum ki ironiye çarpıp dağılmasın. Bugün de mesafe aynı: Ne tam Nirvana ne tam Euphoria, ikisi üst üste, boşluk kıvılcımı yutuyor, kıvılcım boşluğu genişletiyor.
Ben: Üst üste binen dalgalar bazen birbirini sönümler bazen güçlendirir al işte Nirvana ve Euphoria.
Hande: Bu arada 90’ları anlatırken, o dönemi bir tür ters prizma gibi düşün: ışık birden kırılmaya başlayınca, tek renk dağılıp gökkuşağına dönüşüyor, herkes kendi rengini kapıp sokağa taşıyor; yansımalar artık tek bir karede durmuyor, sokak kendi kopyasını çoğaltıyor. Nereye geldik? Berlin duvarı. Eski nostaljik filmler gibi. Berlin Duvarı 9 Kasım 1989 akşamı, Günter Schabowski’nin basın toplantısında elindeki kâğıdı karıştırıp “hemen” demesiyle fiilen bitti. Kâğıtta şunlar yazıyordu: “Doğu Almanya vatandaşları yurt dışına çıkış için ön koşul aranmaksızın başvuru yapabilir; kalıcı çıkış tüm sınır kapılarından Batı Berlin dahil mümkündür.” Ama başlama saati yoktu. Gazeteci “Ne zaman?” diye sorunca Schabowski kâğıda şöyle bir bakıp “Bildiğim kadarıyla… derhal” dedi; oysa metni toplantıdan önce okumamış, Politbüro kararını bile bilmiyordu. Bu tek cümle canlı yayında patlayınca binlerce insan kapılara dayandı, telefon hatları sustu, görevliler emir bekledi, komutanlar kendi başına kapıları açtı. Scorpions’un“Wind of Change”i o gece radyolarda çalmaya başladı duvarın ilk çatlakları duyulurken fonda o melodi vardı. Şu hepimizin bildiği “Wind of Change”. Toz çökünce kapitalizm neonlarını yaktı; Soğuk Savaş’ın gri perdesi kalktı, sahne ironik bir “her şey serbest” boşluğuna açıldı. Tam bu vakumda 90’lar başladı. Peki… yansımalara baktığımızda… Post-Cold War, yani savaş sonrası kültürün hafif ironisi ve müziğin yarattığı algısal boşluk içinde, 90’larda kendini hangi seslere bırakıyordun? O dönemin kısa süreli hazları mı seni çekiyordu, yoksa durgun anlarda mı yerin belli oluyordu? Ya da diyelim, 90’lar Türk popunun parlak klavyeleri ve dans dolu kısa devreleri mi daha cazipti, yoksa alternatif rock’ındurgunluğu mu?
Burçak: canım aslında ben hiçbir zaman Türk poponun parlak klavyeleri tarafında da o bağışların kafa sallamalarının olduğu rock tarafında da olmadım. Durgun ve sakin anların insanı oldum aslında hep ben. Bu açıdan bakıldığında rock ın durgunluğu diyorum. Hep eskiye özlem duyan nostaljik bir tarafım var. Aslında bu sebeple 80 ve 90‘ları yâd edebileceğin en iyi alternatiflerden biriydim. Bu sebepten seçiminden dolayı seni tebrik ediyorum. Şaka bir yana sadece nostaljiyle değil, derin bir farkındalıkla özlüyorum 90ları.
90’lar bir zaman dilimi değil, bir ruh hâliydi.
O yıllarda insanlar birbirini gerçekten dinlerdi.
Bir sohbetin içinde sessizlik olurdu, o sessizlikte bile samimiyet barınırdı.
Bugünse her şey hızlı, her şey gösterişli ama bir o kadar da yüzeysel.
Bazen kendimi kalabalığın ortasında yalnız hissediyorum.
Ve o anlarda, 90’ların sade, yavaş, anlamlı günlerini özlüyorum.
O zamanlar hayat küçük şeylerle güzeldi.
Bir kuşun kanat sesi, bir sabahın serinliği, radyodan gelen bir şarkı…
Bunların her biri, yaşadığını hissettirirdi insana.
Şimdi teknolojiyle çevrili bir dünyadayız ama o hissi yeniden yakalamak zor.
Yine de, bazen bir şarkı çaldığında, bazen kar hafifçe yağdığında o duygu geri gelir.
Sanki zaman bir anlığına kıvrılır, ben tekrar Bolu’daki çocuk olurum:
Ayağımda çamur, yüzümde tebessüm, içimde evrene duyulan saf bir merak…
90’ların ruhu aslında kaybolmadı, sadece derinlere çekildi.
Biz hızlandıkça o yavaşladı, biz unuttukça o hatırlatmaya çalışıyor kendini.
Ben her fırsatta o ruha dönmeye çalışıyorum:
Bir kitabın sayfasını çevirirken, bir dostla sessizce otururken, bir gökyüzüne bakarken…
Çünkü 90’lar bana öğretti:
Hayatın anlamı büyük olaylarda değil, küçük anların derinliğinde gizlidir.
Ve ben hâlâ o anların peşindeyim.
Ben: Nihayet son sorumuza geldik. Renkli bir soruyla bitirelim diyorum, Hande. Senin 90’lı yıllarının geçtiği mekanlara dönüş yaparak, Bağdat Caddesi / Kadıköy Mikro-Coşkusu diyorum. Hani programın başında bahsettiğin detaylardan ilhamla sormak istiyorum. 90’larda, vitrinlerden kimlik okuduğun sokaklarda, kendini mi konumlandırıyordun, yoksa başkalarının yansımasını mı topluyordun? Şimdi o sokaklara baktığında kimlik hâlâ vitrinde mi duruyor; yoksa bu ışık oyunları hâlâ küçük bir haz, bir yükseliş anı mı üretiyor?
Hande: Bağdat Caddesi, 90’lar: vitrinler bir tür optik tuzak. Işık, cam, yansıma üçgenin içinde sen varsın, ama tek değilsin. Kendini konumlandırıyorsun: bir duruş, bir marka, bir saç modeli. Ama aynı anda başkalarını tarıyorsun: o ayakkabı kimin, o ceket hangi gruba işaret, o bakış neyi anlatıyor. Kimlik? Anlık bir montaj. Sen + onlar = ben. Ve o nostaljinin büyüsü hâlâ canlı: sokak lambalarının altında yankılanan kahkahalar, vitrinlerdeki ışıltı, gençliğin o hali her yansıma, yarınların bir vaadi gibi. Bu montaj, kendi kimliğimizi özgürce şekillendirmenin keyfini de taşıyor: her seçim bir özgürlük, her bakış bir olasılık. Batı’dan esen rüzgârı yerel bir filtreden geçiriyordu. Simgeler: Walkman’den yayılan Levent Yüksel şarkıları, Benetton gökkuşağı, Reebok Pump’ın şişirme sesi, Vakko çantası, Levi’s 501’in button-fly düğmeleri. Levi’s 501ne severdim hepsi bir arada, sokak kültürüyle harmanlanmış bir İstanbul kokteyli. Şimdi o aynı camlar, aynı ışık ama tuzak evrildi. Artık üçgenin köşeleri: sen, ekran, algoritma. Konumlandırma hâlâ devam ediyor, sadece koordinat sistemi değişti: bir swipe, bir hikâye, bir geotag. Başkalarını taramaksa artık manuel değil, otomatik feed seni besliyor, sen onu besliyorsun. Kimlik montajı hızlandı: katmanlar üst üste biniyor, ama silinmesi de bir dokunuş kadar yakın. Vitrin hâlâ duruyor. Sadece artık camın ötesinde değil, avucunun içinde. Işık oyunları? Hâlâ küçük bir yükseliş üretiyor ama bu kez neon değil, OLED. Haz aynı: kısa, net, tekrarlanabilir. Fark: 90’larda montajı sen yapıyordun; şimdi algoritma yapıyor, sen onaylıyorsun. Kendini bulmaksa daha zorlaştı: her parça seni biraz daha dağıtıyor, her beğeni seni biraz daha başkasına dönüştürüyor. Eskiden vitrinde tek bir yansıma vardı, şimdi binlercesi aynı anda parlıyor hangisi sen, hangisi senin için seçilmiş, ayırt etmek giderek imkânsız. Cebindeki vitrin seni hem özgürleştiriyor hem de esir alıyor; çünkü artık dışarı bakmıyorsun, içeri bakıyorsun ama içeri, dışarıdan daha kalabalık. Sonuçta kimlik vitrinde ama vitrin artık senin cebinde, ve sen onun içindesin. Bana gelince 90larda hem kendimi konumlandırıyordum hem de başkalarının yansımasını topluyordum çünkü vitrin camı, bir tür kuantum aynasıydı: başkalarının yansımasını toplarken kendi dalgamı çökertiyordum; cadde ise eski izlerin üstüne yeni mürekkep damlatılan bir defterdi palimpsest defteri silmeden, üstüne yazarak okunaklı kalıyordum.